|
|
İlk Denizaltı Bizden.
1719 yılında Sultan III. Ahmed Hân,
şehzâdeleriyle İstanbul'dan 5000 fakir çocuğu sünnet ettirmişti. Bu
vesileyle İstanbul'da onbeş gün onbeş gece şenlikler yapılmış,
halkın yüzü gülmüştü. Bu şenliklerde bütün halka yemekler verilmiş,
herkese hediyeler dağıtılmıştı. Osmanlı tarihindeki sünnet
düğünlerinin en muhteşemi olarak bilinen bu düğünde sanatkârlar ve
esnaf da olanca hünerlerini göstermişti. Bu gösterilerden biri vardı
ki anlatmaya değer: Düğünün son günlerinden bir gün Pâdişah
Aynalıkavak Kasrı'ndaydı. Herkes kayıklarla Haliç'e dökülmüştü.
Denizin yüzü kayıklarla örtülmüştü. Kürekleri kımıldatmanın imkânı
yoktu. Gemilerin üzeri de mahşer gibiydi. Bu gösteride, Mimarbaşı
İbrâhim Ağa'nın yaptığı gemi büyüklüğündeki bir timsah modeli, üst
çenesini açıp kapayarak yarım saat kadar deniz yüzünde dolaştıktan
sonra denize daldı. Zevkle seyredilen bu gösteri çok da takdir
toplamıştı. Fakat o da ne? Bir saat sonra battığı yerden tekrar
deniz yüzüne çıkınca, takdirler bu sefer hayrete dönüştü. Timsah
ağzını açıp durdu, ağzından rengârek kıyâfetli beş tane çocuk çıkıp
oynamaya başladı. Mimarbaşının bu timsahı dünyanın bundan üç asır
kadar önce tecrübe edilmiş ilk denizaltı gemisi sayılmaktadır.
İlk Üniversite (Evrenkent) Bizden
Medrese,
Dârülfünun, Üniversite, Evrenkent
Büyük
Selçuklu Türk Devletinin vezir-i âzâmı (başbakanı) Nizâmülmülk’ün
kurduğu, Gazalî’nin başmüderrisi olduğu, o zamanki dünyanın ünlü
bilim yuvası Bağdat’taki medresenin, veya daha sonra İstanbul’un
fethiyle başlayan Fatih Medresesi’nin, günümüz Türkiye’sinin
evrenkentlerinden (üniversitelerinden) gerçek anlamıyla daha az bir
evrenkent olduğunu kim iddia edebilir? “Gerçek anlamıyla” ne demek?
“Evrenkent”in tanımı şudur:Bilgilerin üretildiği ve yayıldığı yer.
[ O ara
şunu da ilâve edeyim: “Üniversite”ye Türkçe karşılığı olarak (yâni
Tarzanca’sı yerine) 1970’ler başlarından itibâren niye evrenkent”
dedim, biliyor musunuz? “Evrensel bilgilerin üretildiği ve yayıldığı
kentçik” anlamına. Yabancı (Eski Türkçe değil haa, dikkat), yâni
çoğu Tarzanca’dan sözcüklerin karşılıklarını Türkçe’nin matematik
gibi kurallarına uygun olarak türetirken kullanılacak ilkeyi
hatırlatalım: Esas olan, yabancı sözcüğün tekabül ettiği kavrama
bakıp, Türkçe’de bu kavramı sıfırdan nasıl ifâde ederiz diye
üşünmektir, yoksa zâten kavramı iyi ifâde etmeyen yabancı sözcüğü
harfiyen (“etimoloji”sini) çevirmeğe çalışmak değil. Özellikle
İngilizce’de sözcük türetme kuralları hemen hemen hiç olmadığı için,
sözcüklerin köken anlamları kavramları çoğu zaman karşılamaz (Bunu
pek çok örnekle gösterebiliriz ama, burada olmaz; makalenin konusu
değişecek). Bu bağlamda İngilizce’nin çoğu terimleri gerçek anlamda
“uydurukça”dır. Çok şükür öyle muhteşem bir dilimiz var ki,
Türkçe’nin matematik gibi ve binlerce yıldan beri süregelen türetme
yetenekleriyle her yeni kavrama karşılık bulabiliyoruz.]
Avrupa’nın 1100-1200’lü yıllarda kurulmuş ilk evrenkentleri,
binalarıyla, doktora düzenleriyle, bilimsel dallarıyla Selçuklu Türk
evrenkentleri taklit edilerek kuruldu. İtalya’dakilerden sonra
örneğin İngiliz Oksford Evrenkenti. [“Oxford”un harfiyen kökensel
(etimolojik) çevirisi: “Ox” öküz demek; “ford” kale. Yâni “Öküz
Kalesi”. Nasıl? Kavramı karşılayabiliyor mu?!]
Evet,
“evrenkent”in (“üniversite”nin) tanımını verdik. Daha ABD bağımsız
olmadan, 1640’larda Kuzey Amerika’da İngilizlerin kurduğu ilk iki
evrenkentten biri olan Yale Evrenkenti’nin de binaları Selçuklu
medreselerini andırır. Niçin? O da Oksford Evrenkenti’ni taklîden
kurulmuştur da ondan. Şimdi, bu Yale’nin kara kaplı (daha doğrusu
Yale’nin resmî rengi lâcivert) kitabında, evrenkent hocasının
görevleri şöyle belirtilmiştir: “Profesör, bilgi üreten ve yayan
kişidir.” Demek oluyor ki, “profesör” özgün araştırmalar yapmalı;
yeni bilgiler, kuramlar, buluşlar üretmeli. Bir de bunları yaymalı.
Nasıl yayacak? Önce kendi ülkesinde, kendi dilinde yayınlayacak.
Öyle ya, ulusal bir kaygıları olmayanlar bile düşünmeli ki, maaşını
kendi halkı ödüyor. Hocamız, lisans üstü eğitimde mastır, doktora
öğrencileri yetiştirecek. Bilimdeki öncülüğünü araştırma yaptırarak
onlara aktaracak. Bu suretle ülkeye kültürel, bilimsel, teknik
birikim, ve dolaylı, dolaysız iktisâdî katkı da sağlanacak.
Araştırması olmayan evrenkent, evrenkent değildir. Bizde YÖK
kurdurulduğundan beri gittikçe hızlanarak gerçek bilim ve araştırma
yok edilmiş, âdetâ yasaklanmıştır. Şimdi de evrenkentlerimizin tümü
son sürat Tarzanca dershanelerine dönüştürülüyor. Araştırma olmayan
yerde sahici bir yüksek öğretim de olamaz. Hele yarım yamalak
bildiği bir yabancı dilden, gençlere, öğrenmekte oldukları dilden
dersler veriliyorsa, -ne bilimi?-, öğrencinin düşünme yeteneği bile
kalmaz.
Profesör, bilgiyi yaymak için önce kendi ülkesinde konuşmalar
(konferans, seminer) yapar, tabii ulusal, resmî dilinde. “Ürettiği
bilgiyi yaymak” içinde, devlete veya özel şirketlere danışmanlık
yapmak da vardır. Devletin, sanayinin temel desteklerinden biri
evrenkentlerdeki araştırma ve birikimdir; yabancı danışmanlar değil.
Atatürk
cumhuriyet dönemi dâhil tüm Türk devletlerinde, yönetenlerin yanı
başında hep Türk âlimleri olurdu. Ama sonra o gelenek de yok oldu;
devletin içi dışı yabancı danışmanlarla doldu. Sonuç meydanda.
Yabancı senin kuyunu kazmakla görevli. Ayrıca, “kılavuzu karga
olanın burnu ……dan kurtulmaz” atasözünü hatırlayalım. Tarihten
silinmek, ikinci bir Endülüs olmak istemiyorsak, temel ilkemiz öz
kaynaklarımızı (insan başta olmak üzere) hızla geliştirmek olmalı;
düşmanlarımızdan medet ummaktan vazgeçmeliyiz.
Bilimci,
evrenkent hocası, bir yandan bilgi üretip önce kendi ülkesinde ve
Türk diliyle bilgileri yayarken (-ki ulusal bilim, teknik ekolleri
ancak bu şekilde oluşur-), bir yandan da elbette uluslararası bilim
çevreleriyle de sıkı temasta olacak, uluslararası yayınlar da
yapacak, ama belli dallarda Türk bilimcileri dünya çapında öncülük
edecek. 1960’da bu oluyordu; arkasının gelmesi engellendi (Bkz. Örn.
Emine Çaykara’nın hazırladığı, İş Bankası Kültür yayınlarından çıkan
kitap ( 20.Baskı, Kasım 2002).
Şimdi
dünya çapında 250 yıllık bir teknik evrenkent gibi kuruluşlarımızda,
Türk bilimcileri, Sovyetler’de çok iyi yetişmiş değerli, örn.
Azerbaycanlı Türk bilimcileri, “ana dili İngilizce değil” diye
dışlanıyor; onlar dururken, yerlerine Amerikalı, İngiliz, büyük
ihtimalle kendi ülkelerinde iş bulamayacak, öğretim üyeleri
atanıyor. İhanet boyutuna varan bu düşmanca uygulamalar artık derhal
durdurulmalı.
Eninde,
sonunda bu ülkeye Türk Ulusu yeniden hâkim olacak. Yapılacak önemli
işlerden biri evrenkentleri, bilim, teknik araştırma kurumlarını sil
baştan yeniden düzenlemek. Göstermelik değil, gerçek, özgün bilim
üretmeyen öğretim üyesine evrenkentte yer yok. Değerli araştırmalar
yaptığı için, yardımcı doçentlikte takılan bilimciler,
araştırmaları, ürettikleri incelenerek derhal profesörlüğe terfi
ettirilecek. Türk evrenkentlerinde görev alacaklar önce eskisiyle,
yenisiyle Türkçe sınavına sokulacak. Adam bilim üretiyorsa, -sana
ne, nasıl yaparsa yapsın-, birinci kıstas, önüne çekilen sed,
yabancı dil olmayacak. Örneğin fizikçi mi alıyorsun, tercüman mı?
Tabii ülkenin bilim, teknikte de ulusal hedefleri belirlenecek, o
doğrultuda araştırmalar desteklenecek (Bkz. O.Sinanoğlu, “Hedef
Türkiye” kitabı, Otopsi Yayınları, İst., 14.Baskı, Aralık 2002).
Evrenkentlerde çömez düzenine son. Ocu, bucu kadrolaşmalarına son.
Evrenkente giriş usulleri ezberciliği teşvik etmeyen, düşünme,
uslamlama, yaratıcılık yeteneklerini ölçecek biçimde yenilenecek.
Yetenekli, ama mâlî durumu kifayetsiz öğrencilere öğrenim hakkı iade
edilecek. Kafası çalışan, yüreği önce Türk yurdu, Türk ulusu için
çarpan gençlerle bilim seferberliğimiz başlayacak. İşte öyle gençler
Atatürk’ün mirâsını devam ettirecekler.
İlk
Uçaksavar ve Hava Savunma Bizden.
Aşağıdaki olaylar Trablusgarp savaşı ile ilgilidir ve tamamı gerçek
olaylar olup kayıtlara bu şekilde geçmiştir;
O
dönemlerde Osmanlı İmparatorluğunun topraklarından olan Libya
üzerinde uzun süredir İtalyanların gözü bulunmaktaydı. Şu anki adı
Tripoli olan başkent Trablusgarp 29 Eylül 1911’de İtalyan
bombardımanına maruz kalmıştı. Bu olay aynı zamanda Türk - İtalyan
cephesinin açılmasınada neden olmuştu. İtalyanların 28 uçağı ve 4
balonluk hava filosuna karşılık Osmanlı’nın hiç bir hava aracı
yoktu. Bu savaş dünya havacılık tarihinde bir çok ilke de imzasını
atmış oldu. Bunları maddeler halinde açıklayacak olursak;
1- Tarihte İLK DEFA İtalyanlar uçağı savaş aracı olarak TÜRKLER’e
karşı kullandılar.
2- Tarihte İLK DEFA Yüzbaşı Piazza Aziziye üzerinde Bleriot uçağı
ile TÜRKLER’e karşı hava keşfi yaptı. (23 Ekim 1911)
3- Tüfeği İLK DEFA TÜRKLER uçaksavar silahı olarak İtalyan’lara
karşı kullandı ve Moizzo’nun uçağını (Nieport) kanadından vurarak
yaraladılar.(25 Ekim 1911)
4- Tarihte İLK DEFA topçu ateşi havadan (TÜRKLER’e karşı)
yönlendirildi. (28 Ekim 1911)
5- Havadan İLK DEFA bomba TÜRKLER’e karşı atıldı. (Kasım 1911)
6- TÜRKLER hava savunması için uçaksavar silahı olarak İLK DEFA
Yüzbaşı Roberti’nin uçağına karşı top kullandı. (15 Aralık 1911)
7- İtalyanlar Arapları TÜRKLER’e karşı ayaklandırmak için uçağı el
ilanı atmak amacı İLK DEFA psikolojik propaganda amacı ile bu
savaşta kullandılar. (15 Ocak 1912)
8- Tarihte havada vurulan İLK KİŞİ Yüzbaşı Carlo MONTO’dur. TÜRKLER
tarafından yerden açılan ateş ile yaralandı. (31 Ocak 1912)
9- Yüzbaşı Piazza tarihte İLK DEFA TÜRK birliklerinin hava keşif
fotoğrafını çekti.
10- İLK GECE bombardımanı yüzbaşı Manzini tarafından TÜRKLER’e karşı
yapıldı.
11- Asteğmen Manzini TÜRKLER tarafından vurularak uçağı ile denize
düşerek ölen İLK hava harp kurbanı olarak tarihe geçti. (25 Ağustos
1912)
12- Havacılık tarihinin İLK HAVA ESİRİ Moizzo, TÜRKLER tarafından
ele geçirildi. (10 Eylül 1912)
13- İlk ele geçirilen düşman uçağı Moizzo’nun Nieuport’uydu ve bunu
TÜRKLER başarmıştı. (10 Eylül 1912)
Trablusgarp savaşı sonrasında TÜRKLER havacılıkta olmasada uçakları
olmadığı için hava savunmasında dünya tarihinde İLK lere girmeyi
başarmışlardı.
Batırılan İlk Uçak Gemisi
Dünya denizcilik ve savaş tarihinde, ilk
uçak gemisini batıranın bir “Türk” olduğunu biliyor muydunuz? Peki
ya bu işi, bir “sahra topu” ile yaptığını söylesek? Bu inanılmaz
işi, Topçu Mülazım Mustafa Ertuğrul’un bataryası başarmıştı…
Sarı, sapsarı… Soğuktan ölmeden önce insan sapsarı bir rüya
görürmüş… “Sarı Ölüm” der Halil Paşa… “Sarıkamış Fatihi” olmak için
yeğeni Enver Paşa ile yarışan Halil Paşa, anılarında, soğuktan
donarak ölen 30 bin askerin, o gece aynı rüyayı gördüğünü anlatır…
Birinci Dünya Savaşı boyunca Türk askeri, tanrının soğuk cehennemi
“zemheri”, sıtma, tifüs, sarı humma ve pellegra ile sık sık karşı
karşıya geliyordu. Sadece Sarıkamış’ta değil, Galiçya’da, Yemen’de,
Çanakkale’de… Türk askeri düşmandan çok iklime, hastalıklara ve
yokluklara karşı bir savaş vermekteydi. Yokluklar, Türk askerinin
kendisinden kat be kat üstün “yedi düvel”e karşı savaşında, bambaşka
bir silah ile, “hayal gücü” ile savaşmasını sağladı.
Nasıl sağlamasın ki? Tifüs, sıtma ve humma askerleri kemirirken ve
koskoca imparatorluk içinde ordunun elinde sadece birkaç bozuk Alman
yardımı uçak varken, düşman karşına bir “uçak gemisi” ile çıksın!
1915’te üzerinde bir dizi uçağın durduğu bir uçak gemisini ilk
gördüklerinde, Türk askerinin hissettiği, Kızılderililerin tüfek ile
tanıştıklarında yaşadıklarına benzer bir duygu olsa gerek… Peki ama
bununla nasıl savaşılır? Üstünde ölüm kusan uçakları, taretleri ve
yanındaki iki kruvazörüyle, 120 metrelik bir çelik yığını nasıl
yenilir?
Şimdi okuyacağınız öykü, dört sahra topu ile dünyada bir uçak
gemisini batıran ilk askerin, Topçu Mülazım (Teğmen) Mustafa
Ertuğrul’un öyküsüdür…
27 Aralık 1916. Saat: 13.00
“Türk askeri cenge hazırlanıyordu. Biraz sonra kopacak kıyametin
heyecanı ile benim de yüreğim çarparken; gözüm batarya dürbününün
adesesinde, düşmanı seyrediyordum. Meis, güzel bir pazar gününün
neşeli havası içinde tatilin zevkini sürüyordu… Bizim taraftaki
harekât ve gürültü gittikçe sükûn buldu. Herkesin kulağı, bir
ağızdan çıkacak keskin bir kumandayı bekliyor. Ateeeş… Nihayet saat
13.25’te aylardan beri karşısındaki yabancı çığlıklara dişini sıkıp
susan dört ağız birden alev kusmaya başladı…”
Dünya savaş tarihinde bir ilk olan, 7.7 inçlik dağ bataryasının bir
uçak gemisini 36 dakikada sulara gömen komutu verişini böyle
anlatıyor Topçu Mülazım Mustafa Ertuğrul. Batırdığı uçak gemisi ise,
120 metre boyunda, saatte 24,5 mil hız yapan ve altı uçak taşıyan
İngiliz bandıralı Ben My Chree’dir!
Birinci Dünya Savaşı’nı anlatan tarih kitaplarında, Ben My Chree,
tek cümle ile yer alır: “Batırılan ilk uçak gemisi”
Ben My Chree, Meis Limanı’nda isabet almış,
yanıyor!
Mustafa Ertuğrul ve komutasındaki topçu bataryası, o gün Meis
Limanı’na demirli uçak gemisi Ben My Chree’nin dışında, 200’e yakın
yelkenli gemi ve sandalı batırır.
İngilizlerin hayaline bile gelmeyecek bir iş yapar Mustafa Ertuğrul.
Meis Adası limanının tam karşısındaki buruna dört sahra topundan
oluşan bataryasını, tam iki ay boyunca dağları aşırarak, gülleleri
sırtlarında taşıyarak getirirler! Burunda, Ben My Chree’nin limana
girmesini sessizce bekleyen 30 kadar Türk askeri, dünya savaş
tarihine bir savaş gemisini batıran ilk birlik olarak geçerler. Hem
de 7,7 inçlik, dört cılız “sahra topu”yla!
İngiliz ve Fransız donanması raporları, Türk kıyılarındaki “çılgın
bir Türk bataryası”ndan bahsetmektedir artık…
13 Aralık 1917. Ağva Koyu
Müttefik deniz kuvvetleri, Akdeniz’deki en önemli silahlarından
birinden olduğu için öfkelidir. Türk kıyıları sürekli denetim
altında tutulur; motorlar, kayıklar batırılır, yerleşim birimleri
zaman zaman bombardıman edilir. Sabrı taşan Topçu Mülazım Mustafa
Ertuğrul, yaptığı yeni bir planı 135. Alay komutanı Alman yarbayına
kabul ettirmeye çalışır;
“Müsaade ederseniz, bataryamla, bir gece ansızın Antalya’yı terk
ederek meçhul bir istikamete gidiyormuş gibi yapıp, Ağva Koyu’na
gideyim. Limana hâkim buruna bataryamı yerleştireyim. Emrime
verilecek bir yelkenli ile bu gemiyi limana sokup avlamaya
çalışayım.”
Plan basittir. Bölgenin zorlu coğrafyası ve yol yokluğundan ötürü,
Türklerin askerlere kumanyalarını yelkenli teknelerle dağıtmak
zorunda olduğunu Fransızlar bilmektedirler. Fransız savaş gemileri,
bu yelkenlileri sık sık yakalamakta ve kumanyaya el koyup Türk
askerlerinin aç kalmalarına neden olmaktadır.
Fransızlara kovalamaktan zevk duyacakları bir yelkenli gönderir
Mustafa Ertuğrul. Faaliyet raporuna yeni bir “başarı” olarak geçecek
bu basit avı, Fransız kruvazörü Paris II, Ağva Koyu’nun içine dek
izler. Girmesiyle de, bir hafta önce koya egemen bir noktaya
yerleşmiş olan Mustafa Ertuğrul’un bataryası “ateş” komutuyla
saldırıya geçer!
Paris II, sadece 18 dakikada denize gömülür. Düşman donanması içinde
artık efsaneleşmeye başlayan Mustafa Ertuğrul bataryası, 145 atımdan
110’unu gemiye isabet ettirecek kadar ustadır.
Kamikaze botu ile batırılan Alexandra!
Paris II’yi kaybeden Fransızlar, Türk kıyılarında intikam fırtınası
estirirler. Kıyıdaki yerleşim birimleri durmadan bombardıman edilir.
Uçak gemisi Ben My Chree’nin ardından koskoca Paris II kruvazörünün
de bir “dağ bataryası” ile batırılması, Müttefiklerin artık açıktan
seyretmeye başlamasına neden olmuştur. Gemilerin topçu menzilinin
dışından dolaşması Mustafa Ertuğrul’u durduracak değil ya! Dağ
bataryası ile uçak gemisi batırılırsa, küçük bir balıkçı teknesiyle
bir savaş gemisi haydi haydi batırılır!
Topçu Mülazım Mustafa Ertuğrul, Paris II’yi batırdığı bombardıman
sırasında elinden kaçırdığı Alexandra adlı savaş gemisi için
dahiyane bir tuzak kurar:
“Herhangi bir yelkenlinin kaburgasını kaplayan iç tahtaları
sökülerek, mümkün mertebe fazla miktarda dinamit kaburga aralarına
döşenecek, tam merkezine de bir top fünyesi yerleştirilecek. Fünye
halkası bir telle portakal sandıklarından birisinin altına bağlanıp,
kaburgalar tekrar çakılarak düzen hazırlanacaktı. Birbirine bağlı
sandıklar mutlaka bir vinç yardımıyla kaldırılacaktı ki, fünye
dinamiti ateşleyip geminin batırılmasını sağlayacaktık.”
Bir “kamikaze botu” haline getirilen yelkenli, kıyıdan açılır. Açık
denizde Fransız savaş gemisini gören “önceden tembihli” askerler,
suya atlayıp kıyıya doğru yüzmeye başlarlar. Fransızlar portakal
sandıkları ile dolu bir tekneyi ele geçirdikleri için mutludurlar,
ama ya bu da o “Çılgın Türk”ün bir tuzağıysa?
Sandalın üzerine önce bir Fransız bahriye eri çıkartılır. Görünürde
bir tuzak yoktur. Ama ya Türkler portakalları zehirlemişse? Sandalın
uzağında duran savaş gemisi Alexandra’nın güvertesindeki gemi
doktoruna birkaç portakal götürülür. Portakallar zehirsizdir! Derin
bir oh çekilir… Sandal savaş gemisine yanaştırılır ve birbirine
bağlı portakal sandıklarını gemi güvertesine çıkartmak için vinç
çalıştırılır. Buuumm!..
Kurulan tuzağa düşen Alexandra, gövdesinde açılan birkaç metrelik
delik yüzünden göz açıp kapayıncaya kadar denizin dibini boylar.
Savaş tarihine, belki de “Akdeniz’de Türklerle Müttefikler
arasındaki deniz savaşları” adıyla geçmesi gereken, ama aslında
sadece 23 yaşındaki bir Türk subayının akıl almaz başarısının özeti
böyle…
Kamaları sökülmeyen tek batarya
Dünya Savaşı bittiğinde, Mondros Mütarekesi gereğince, işgal edilen
Anadolu topraklarında, tüm silah ve cephaneye el konuldu. Topların
kamaları söküldü. O tarihlerde Aydın bölgesindeki birlikleri
denetlemekle görevlendirilen Ben My Chree’nin eski komutanı Charles
R. Samson; “Gösterdiği kahramanlıktan dolayı bu batarya toplarının
kamalarını sökmek askeri şerefe aykırıdır” diyerek, Mustafa
Ertuğrul’un bataryasına dokunmaz!
Birinci Dünya Savaşı sonrasında kamaları sökülmeyen bu dört sahra
topundan oluşan batarya, Kurtuluş Savaşı’na katılan ilk topçu
birliğidir…
İlk Üzengi ve Profesyonel Binicilik
Bizden.
Atları biraz tanıyorsanız üzenginin ata
binmeyi kolaylaştırıcı küçük metal bir üçgen olduğunu bilirsiniz.
Üzengiyi ilk Türkler keşfetmiş ve at sırtında savaş bir sanat haline
gelmiş.
İlk Ameliyat Bizden
Trepanasyon (baş delgi ameliyatı); kafatasında herhangi bir bölgede,
baş derisi kaldırıldıktan sonra bir parçanın beyin ile beyini saran
beyin zarına zarar vermeden çıkarılıp alınmasını sağlayan bir
ameliyat tekniğidir. Bu teknik, günümüzden yaklaşık olarak 10.000
yıl öncesinden beri Anadolu'da görülmektedir. Günümüze kadar
Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde farklı tekniklerle uygulanmıştır.
Dünya'da da şimdiye kadar tespit edilen ilk ameliyat
örneklerindendir.
|