ISBN: 975-409-384-9
NSN: 7610270336066
YAYIN KURULU BAŞKANI
Korg. Eyüp KAPTAN
YAYIN KURULU
Dr. Dz. Öğ. Kd. Alb. S. Ömer ERENOĞLU
Dr. Öğ. Kd. Alb. Mehmet ÖZDEMİR
Uzm. İlkay SARIKAYA
Uzm. Selma OTÇU
DÜZELTİ
Uzm. Yasemin TAŞCI
Uzm. Melek ALKA
SAYFA DÜZENİ
Leyla KUZUCU
KAPAK TASARIMI
Ceyhan KURHAN
SUNUŞ
Dil, insanlık tarihiyle beraber ortaya çıkmış ve süregelmiş bir olgudur. Bu süreçte insan ve iletişim birbirine koşut olarak gelişim göstermiştir. Dil, kültürün en temel ögesi olarak insanlar arası iletişimde en etkin araç olarak kabul edilmektedir. Dilin düşünceyi etkilemesi, kültürel değerleri nesilden nesile aktarması ve millete yön vermesi yaşamsal önem arz etmektedir. Dilin düşünce ile etkileşimi göz önüne alındığında, dilde oluşabilecek kirlenme zaman içinde millî kültür yapısını da bozabilecektir. Dilde meydana gelen kirlenmeye yabancı dillerden dilimize giren çok sayıda sözcük ve dilimizin yanlış kullanımı neden olmaktadır. Yabancı sözcükler dilbilimin öngördüğü incelemeden geçirilmeden kullanılmamalıdır. Bu sözcüklerin yerine Türkçe karşılığı olanların kullanılmasına özen gösterilmelidir. ATATÜRK, Türk kimliği ve kültürünün en önemli unsuru olarak Türkçeyi görmüştür. Ulu önder, “Millî his ve dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesinin yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” diyerek dilimizin önemini ve yabancı dillerden korunması gerektiğini ortaya koymuştur. Ancak sonraki dönemlerde dilimizde kirlenme başlamış, son yıllarda ise bu kirlenme daha da artmıştır. Bu kirliliğin önlenebilmesi için Türkçemiz doğru kullanılmalı, yabancı sözcüklerden arındırılmalı, yazım kurallarına uyulmalı, yazılı anlatımlarda, Türk Dil Kurumunun en son hazırladığı “Türkçe Sözlük” ve “Yazım Kılavuzu” esas alınmalı, bilişim ve iletişim teknolojisi takip edilmelidir.
Günümüzde gelişen teknoloji ile uzaklar yakın olmakta, pek çok eylem iletişim araçlarıyla gerçekleştirilebilmektedir. Bu araçları kullanırken gereksinim duyacağımız en önemli araç dildir. Dili doğru kullanmak, insanlar arasındaki iletişimi kolaylaştıracak, aynı zamanda millî kimlik ve kültürümüzün korunmasına katkı sağlayacaktır.
Bu kitap, iletişimi, etkili konuşma, yazma ve okuma becerisini geliştirerek personelin kendisini daha iyi ifade etmesi, sağlıklı iletişim kurması, okuma alışkanlığı kazanması ve sonuç olarak Türkçeyi doğru kullanması amaçlanarak hazırlanmıştır. Yararlı olacağını umuyoruz.
Eyüp KAPTAN
Korgeneral
Gnkur. ATASE Başkanı
TÜRKÇENİN DOĞRU KULLANIMI
A. Dilimizi Niçin Doğru Kullanmalıyız? 1
B. Seçme ve Sıralama Eksenleri 3
C. Sözcük Bilgisine Sahip Olmak 6
Ç. Cümle Bilgisine Sahip Olmak 7
D. Doğru ve Güzel Bir Türkçeye Ulaşmanın Yolları 21
İKİNCİ BÖLÜM
İLETİŞİM
A. İletişimin Tanımı ve İnsan Hayatındaki Önemi 25
B. İletişimde Dil Unsuru 26
C. Etkili İletişimin İlkeleri 26
Ç. TSK’de İletişim ve İletişimin Önemi 29
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
İLETİŞİMİN TEMEL BECERİ UNSURLARI
A. Konuşma 31
1. Konuşmanın Tanımı ve Genel Özellikleri 31
a. Konuşmanın Tanımı 31
b. Konuşmanın Yaşamımızdaki Yeri 31
c. Konuşma Güçlüğü Çekiyor muyuz? 34
ç. Konuşma Gücümüzü Geliştirebilir miyiz? 36
2. Güzel ve Etkili Konuşmanın Nitelikleri 37
a. Güzel ve Etkili Konuşabiliyor muyuz? 37
b. Güzel ve Etkili Konuşmanın İlkeleri Nelerdir? 37
c. İyi Bir Konuşmacının Niteliklerini Taşıyor muyuz? 40
3. Etkili Konuşmada Dikkat Edilmesi Gereken Konular 43
a. Yüz Yüze Konuşma 43
b. Her Şey Konuşma Tarzında Başlar 44
1) Sözlü İletişim 44
2) Sözsüz İletişim 45
IV
4. Konuşma Biçimi: Doğaçlama, Hazırlıklı ve Yazılı Metin 49
5. Konuşma Türleri 51
a. Günlük Konuşmalar 51
b. Özel Durumlar İçin Özel Konuşmalar 58
B. Yazma 59
1. Yazının Önemi 59
2. Doğru ve Güzel Yazmanın Önemi 60
3. Güzel Yazı Yazmanın Altın Kuralları 61
4. Güzel Yazı Yazmayı Öğrenmek 62
5. Yazıya Nasıl Başlanmalı? 63
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
İLETİŞİMİN DESTEK UNSURLARI
A. Okuma 65
1. Okumanın Tanımı 65
2. Niçin Okuyoruz? 66
3. Okumaya Güdüleme 67
4. Okuyucu Türleri 67
5. Güdünün Göstergesi Olarak Başlıca Okuma Tipleri 68
6. Okuma Zevki ve Kişilik 68
7. Okumanın Kuralları ve Okuma İle İlgili Öğütler 69
8. Okuma Yanlışları 71
9. İyi Okuma Konusunda Bazı Öneriler 72
10. Hızlı Okuma 73
11. Hızlı Okuma Tekniği İle İlgili Kavramlar 74
12. Hızlı Okuma Yöntemleri 75
B. Dinleme 79
1. Etkili Dinleme Stratejileri 79
a. Duymayı ve Dinlemeyi Anlama 79
b. Dinlemenin Önemi 80
c. İyi Dinlemenin Önündeki Engeller 80
ç. Dinleme Çeşitleri 82
2. Dinlemeyle İlgili Son Düşünceler: Güdülenme 86
V
a. Dinlemenin Neden Önemli Olduğunu Hatırlamaya
Çalışın................................................................................. 87
b. Dinleme Güdülenmesi İçin Engelleri Belirleyin ve
Kaldırın................................................................................ 87
c. Ortak Bir Zemin Araştırın........................................... 88
ç. Dinlemeyi Bir Öğrenme Fırsatı ve Entelektüel Fırsat
Olarak Görün....................................................................... 88
BEŞİNCİ BÖLÜM
ETKİLİ İLETİŞİMİN BASAMAKLARI
A. Yazma ve Konuşmaya Hazırlanmak: İlk Dört Basamak... 91
1. Amaç ve Dinleyici / Hedef Kitlenin İrdelenmesi............ 91
2. Konunun Araştırılması.................................................. 92
3. Düşüncelerinizin Desteklenmesi.................................. 92
4. Düzenleme, Planlama ve Ana Başlıkları Ortaya
Koyma................................................................................. 92
B. Taslak Oluşturma ve Yazma: Diğer Üç Basamak........... 93
1. Taslak Oluşturma......................................................... 93
2. Yazıya Dökme.............................................................. 94
3. Geri Besleme ve Onay................................................. 94
C. Etkili İletişimin Ayrıntıları................................................. 95
1. Amaç ve Hedef Kitlenin İrdelenmesi............................ 95
a. Anahtar Sorular......................................................... 95
b. Amacım Ne?.............................................................. 96
c. Ana Düşünceniz Konusunda Açık Olun: Amaç
Cümlesinin Yazılması.......................................................... 97
ç. Diğer Konular............................................................. 98
d. Hedef Kitlenin İrdelenmesi........................................ 99
2. Konunun Araştırılması.................................................. 103
a. Araştırma Planının Yapılması.................................... 103
b. Bilgi Toplama Kaynaklarının Belirlenmesi................. 104
3. Düşüncelerin Genel Hatlarıyla Ortaya Konulması ve
Düzenlenmesi...................................................................... 106
a. Amaç Cümlesinin ve Ana Düşüncenin Sonlandırılması.. 106
b. Ana Düşüncenin Başlangıçta Ortaya Konulması...... 106
VI
c. Genel Hat: Neden İhtiyacım Var?.............................. 107
ç. Genel Hat: Üç Parçalı Yapı....................................... 107
d. Genel Hat Biçimleri: Resmî Genel Hatlarda Kullanılan
Yapı ve Başlıklar................................................................. 108
e. Gelişmenin Genel Hattı: Bir Yöntem Seçin............... 108
4. Yazma.......................................................................... 119
a. Başkasından Yardım Almaktansa Kendin Düzenle... 120
b. Hızlı ve Etkili Düzenleme - Üç Adım Yaklaşımı......... 121
c. Geri Besleme ve Onay.............................................. 124
ALTINCI BÖLÜM
YAZIŞMALARDA DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN KONULAR
A. Genel Esaslar................................................................. 131
B. Askerî Yazışma Esasları................................................. 131
C. İfade Usulü...................................................................... 132
Ç. Yazım Kuralları............................................................... 132
D. Askerî Kısaltmaların Türetilme ve Kullanılma Esasları... 133
E. Sözcük Kısaltmalarını Türetme ve Kullanma Esasları.... 135
F. Terim ve Sözcüklerden Oluşan Bir İbarenin Kısaltması... 135
G. Diğer Konular.................................................................. 137
KAYNAKLAR....................................................................... 139
1
BİRİNCİ BÖLÜM
TÜRKÇENİN DOĞRU KULLANIMI
A. Dilimizi Niçin Doğru Kullanmalıyız?
Dil ekmek gibi, su gibi günlük yaşamımızın içindedir ve
soluduğumuz hava gibi bizi sarar; bundan dolayı onun varlığını
hemen hemen hissetmeyiz. Gerçekten dil, üzerinde yaşadığımız
toprak gibi ürünlerini sessizce bize sunar ve bizler bu sonsuz
bahçenin meyvelerini sadece toplarız. Aslında dile, insanlığın en
büyük buluşu olduğu için daha fazla ilgi göstermemiz gerektiği
kanısındayız. Çünkü insanlarla, düşüncelerle, nesnelerle aramızdaki
en önemli iletken dildir.
İnsanları, düşünceleri, nesneleri, dilin aracılığıyla kavrarız. Dil
aracılığıyla kendimizi ifade ederiz. İşte dilin önemi burada ortaya
çıkıyor. Türkçemizi niçin doğru kullanmalıyız, sorusunun cevabı da
buradadır. Dili doğru kullandığımızda o iyi bir iletkendir; yanlış
kullandığımızda ise kötü bir iletkendir.
Biz dili ne kadar iyi tanıyor, dili ne kadar iyi kullanıyorsak
iletişimimiz o kadar iyi olacaktır. Dil bizi başkalarına, başkalarını ve
başka nesneleri bize yansıtan bir aynadır. Dili doğru kullanmak, doğru
anlamak bu aynayı mükemmelleştirmek demektir. Kullandığımız
çağdaş araçlardaki göstergelerin, ekranların, ibrelerin bir an için
bozuk olduğunu düşünün. Bu bir felakettir. Fakat bir toplum için
ondan daha büyük bir felaket vardır ki o da insanlar arasında, bir iş
bölümü içinde görev alan kişiler arasında, fikir ve görüş alışverişinde
bulunanlar arasında dil aynasının görevini tam yapamamasıdır.
Düşüncelerimizin anlaşılmasını istiyorsak, bunun en kestirme yolu
dile hâkim olmaktır.
Dil üzerinde düşünür ve dili bir düşünce odağı gibi kabul
ederseniz dilin düşünce yaşamımızı zenginleştireceğini göreceksiniz.
Dil düşüncenin evidir; binlerce yıllık insan zekâsı sözcüklerde,
deyimlerde, ifade kalıplarında gizlidir. İnsanlık tarafından bilgilerimizi
depolamak için kullanılan ilk araç dil olmuştur. Bugün aynı işi daha
sistemli yapması için bilgisayarı yarattık. Buna rağmen günümüz için
şunu söyleyebiliriz: Dile yüklenmiş bilgi, bilgisayarlarımıza yüklenmiş
bilgiden fazladır. Dil, bilgisayarlardan fazla olarak bilgilerin sadece
yüklendiği yer değildir, aynı zamanda bilginin üretim alanıdır. Kısaca
üzerinde durulması gereken konu, dilin düşüncelerimizi yansıtan bir
araç olduğu gibi düşüncelerimizi geliştiren bir alan olduğudur. Basit
bir örnek verelim: Bir insanın bildiği sözcük sayısıyla, düşünce
zenginliği doğru orantılıdır. Bildiğimiz sözcük sayısı ne kadar fazlaysa
2
düşünce alanımız da o kadar geniştir. İlk bakışta bu düşünce pek
doğru görünmese de olgular incelendiğinde doğruluğu ortaya
çıkmaktadır. Rönesans dönemi bilgin ve ressamları bakış açısı
(perspektif) kavramını yaratmasalardı, gözümüzle görmemize rağmen
önümüzde uzayan ağaçlı yolun bir bakış açısı yarattığını
göremeyecek ve ilk çağların insanları gibi ağaçları resmimizde aynı
boyda çizecektik. Rönesans bilgin ve ressamlarının gözlemini bize
ulaştıran şey “bakış açısı” sözüdür.
Dil üzerinde derin bir düşünce geliştirmeden doğru düşünmemiz
olanaklı değildir. İnsanlar, nesneler vasıtasıyla değil sözcükler
aracılığıyla düşünür. Bundan dolayı düşüncenin iki aracının olduğunu
söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi dil, diğeri mantıktır. Bilimlerin
sunduğu bütün bilgiler bize sadece iki kaynaktan gelir. Dil üzerinde
düşünmek ve doğayı incelemekten. İşin ilgi çekici yanı doğadan gelen
bilgilerin de dil kalıbına döküldükten sonra bize ulaşıyor olmasıdır.
Anlaşılmak, mesleğimizde başarı elde etmek, yaratıcı olmak,
yaradılışımızdan getirdiğimiz ve sadece kendimize ait olan
yeteneklerimizi yurdumuzun ve insanlığın hizmetine sunmak
istiyorsak işe dilimize ilgi göstermekle başlayabiliriz.
Önce, dilin oluşturduğu sistemden, daha sonra da söz ve
yazıdan bahsedelim.
Dil, soyut bir sistemdir; buna karşılık onun kişisel kullanımı olan
söz ve yazı somuttur. Çağdaş dil bilimi, sözün altında yatan soyut bir
dil sistemi olduğunu ortaya çıkarmış bulunmaktadır. Batılılar, dil
biliminin bu keşfinden sonra okullarında dil bilgisinin yanında
öğrencilerin dillerini daha yetkinlikle kullanabilmelerini sağlamak
amacıyla, çağdaş dil bilimiyle birlikte dil sistemine yönelik bilgiler de
vermeye başladılar. Dilin oluşturduğu bu sistemi tanımak, bizlere dili
daha derinden kavrama ve daha başarılı kullanma olanakları
kazandırmaktadır. Dilin nasıl bir sistem oluşturduğunu birkaç örnekle
açıklamaya çalışacağız. Ayrıca Türkçemizin sistematik yapısını bir iki
küçük örnekle anlatacağız.
Her dil, farklı bir dünya görüşünü yansıtır. İngilizce, Türkçe,
Fransızca dünyayı farklı biçimde algılar. Bu algılama farkı aynı
nesneleri adlandıran sözcüklerin farklı anlamlar taşıması sonucunu
doğurur. Türkçe yürek, Arapça kâlp, Fransızca “coeur”, sözcüklerinin
anlamları aynıdır, ancak kapladıkları anlam alanı yönünden dilsel
değerleri farklıdır. Bu olguya somut bir örnek verelim:
3
Gökkuşağı, somut bir gerçeklik alanıdır. Bize değişmeyen bir
ışık tayfı sunar. Bu tayfta yer alan renkler örneğin Türk dili tarafından
yediye bölünerek, bir Bantu dili tarafından üçe bölünerek
adlandırılmaktadır. Bu durumda bir rengin değeri, yani gerçeklik alanı
Türk dilinde 1 / 7, Bantu dilinde 1 / 3’tür. Yani gökkuşağındaki renkleri
yedi sözcükle karşılayan Türkçede bir sözcüğün payına düşen
gerçeklik alanı daha küçük, gök kuşağındaki renkleri üç sözcükle
karşılayan Bantu dilinde bir sözcüğün payına düşen gerçeklik alanı
daha büyüktür. Bunun anlamı şudur: Bir sözcüğün geniş bir anlama
gelmesini bir dilin zenginliği olarak düşünüyorsanız, Bantu dilindeki
renk adları anlam yönünden daha zengindir. Ancak,
düşündüğümüzün aksine bir dilde bir sözcük, anlam yönünden ne
kadar dar bir gerçeklik alanını dile getiriyorsa o dilin anlatma yeteneği
o kadar gelişmiştir.
Her dilde sözcüklerin farklı değerlerde olması tercüme konusunu
yakından ilgilendirmektedir. Sözcüklerin değer farklılığı hiçbir dilden
hiçbir dile tam tercüme yapılamaması sonucunu doğurmaktadır. En iyi
yapılmış tercümelerde bile konusuna göre az veya çok mutlaka bir
kayıp söz konusudur. Yurdumuz göz önünde bulundurulduğunda çağın
bilgilerini edinmek için tercüme çalışmaları çok büyük bir öneme
sahiptir. Ancak bu tercümeler, biraz önce sözünü ettiğimiz sözcüklerin
değer farklılıkları göz önüne alınmayarak yapıldığından, yani Batı
dillerindeki bilgiler Türk dil sistemi içinde anlatılamadığından,
edindiğimiz bilgiler eksik kalmakta, yurdumuzda gerçek bir bilim yaşamı
kurulamamaktadır. Daha önce dilin düşüncenin evi olduğunu söyledik.
Şimdi şunu ekleyelim: Düşünce ancak ve ancak ana dilin bahçesinde
çiçek açar. Bilimi Türkçede kuramıyorsak, ona sahip değiliz demektir.
Her dilin sözcükleri farklı bir dünya algılaması yansıtır. Bu algılama
tarzı dil sisteminin bir parçasıdır.
B. Seçme ve Sıralama Eksenleri
Dil sistemi, karşıtlık ilkesine dayanır. Ünlüler ünsüzlerle, eş
anlamlılar zıt anlamlılarla bir karşıtlıklar düzeni kurar. Bu
karşıtlıklardan birisi, seçme ve sıralama eksenidir:
4
Bir dili kullanırken sözcükleri, dil bilgisinden bildiğimiz bir
düzende “Özne, tümleç, nesne, yüklem” düzeninde sıralarız. Buna
sıralama ekseni adını veriyoruz. Sıralama ekseninde sözcükler,
cümle içindeki görevlerine göre yeni bir anlam kazanırlar. “Ahmet
kediyi yakaladı.” cümlesinde Ahmet eylemi yapan öznedir, kedi bu
eylemden etkilenen varlıktır. “Kedi fareyi yakaladı.” cümlesinde eylemi
yapan kedidir. Bu, şu anlama gelmektedir: Sözcüğün cümle içindeki
konumu ona yeni bir anlam kazandırır. Buna, sözcüğün dil bilgisi
anlamı adını veriyoruz. Sıralama ekseninde yapılan değişiklikler, çok
ciddi anlam değişmelerine yol açar. Türkçe, söz dizimi açısından
kurallı bir dil olduğundan onu doğru kullanmanın temel şartlarından
birisi, sıralama ekseninde hata yapmamaktır.
Sıralama ekseninde yer alan sözcükler bulundukları konuma
bağlı olarak dil bilgisel (gramatikal) bir anlam kazandıkları gibi,
önünde veya ardında bulunan sözcüklere göre ve birbirlerine bağlanış
biçimlerine göre yeni anlamlar kazanır. Bu anlama, sözcüğün söz
dizimi anlamı diyoruz. “Göz” sözcüğü bir cümle içinde kendisinden
sonra gelen sözcüğe göre yeni anlamlar kazanır: “Göz alıcı, göz
hekimi, göz hakkı, göz hapsi, göz kararı, göz koymak, göz önü, göz
yaşı, göz yummak, gözden düşmek, göze gelmek, gözden kaçmak,
gözden kaybolmak, göze girmek, gözü tok” gibi kullanımlarda “göz”
sözcüğü çok farklı anlamlarda kullanılmıştır.
Sıralama ekseninden başka, dilde bir de seçme ekseni vardır.
Seçme ekseni, sıralama ekseninde yer alan sözcüklerin yerini
alabilecek sözcüklerin oluşturduğu listedir. Bir cümlenin öznesinin
“Mehmet” olduğunu düşünelim. Bu cümlede “Mehmet” yerine “o,
arkadaşım, kardeşim, bizim yaramaz” sözcüklerini kullanabiliriz.
Dilimiz bize, cümlede bulunan bir sözcüğün yerini alabilecek bir
sözcük listesi sunar. Bu listeye seçme ekseni adını veriyoruz. Dili
doğru kullananlar bu listeden en uygun sözcüğü seçenlerdir. Bu
sözcüğü seçerken cümleye en uygun olanını bulmamız önemlidir. Bu
sözcüğün seçiminde kiminle, nerede, hangi şartlarda
konuştuğumuzun veya yazıda kime ve hangi şartlarda yazdığımızın
da göz önünde bulundurulması gerekir. Bu konu doğru anlatımın
temelini oluşturur.
Dikkat edilecek olursa seçme ekseninde yer alan sözcükler iki
zıt özelliği kendilerinde toplarlar: Onlar bir bakıma eş anlamlı
sözcüklerdir. Özne olarak bir cümlede “Ahmet” sözcüğünü
kullanabileceğim gibi “o” zamirini de kullanabilirim. Bu durumda
“Ahmet” ve “o” aynı varlığı dile getirir ve eş anlamlıdır. Diğer yönden
Ahmet’ten “Ahmet” veya “o” diye söz etmemiz arasında ince bir anlam
farkı vardır. “Ahmet” sözcüğü ile “o” sözcüğü bir “karşıtlık” hâli
5
içindedir. Seçme ekseninde yer alan sözcükler bir yönden aynı, bir
yönden farklıdırlar. Anlatım dediğimiz şey bu listeden en uygun
olanını seçmektir. Kişisel olarak sözcüklere bağlı seçme
eksenlerimizin genişliği dile hâkimiyetimizin bir göstergesidir.
Seçme Ekseni
Sıralama Ekseni
İkinci Örnek:
O bayramda burada kalacak.
Ahmet 29 Ekimde Ankara’da oturacak.
Bizimki tatilde evde olacak.
Arkadaşım o gün evden çıkmayacak.
Dilimizin sözcükleri, sadece söz dizimi ilişkileri içinde değil,
anlam bilimi ilişkileri içinde de bir karşıtlık sistemi yaratır:
Karşıt Sözcükler Sistemi
Fiyat
Merdiven At
Lastik Kartal
Kardeşim
Bizimki
O
Ahmet çarşıya
pazara
doğru
hareket etti.
yürüdü.
gidiyor.
Yükselmek
Çıkmak İnmek Binmek
Şişmek Kalkmak
6
Bu tablo bize, sözcükleri tek başına öğrenmenin pek de yararlı
olmadığını göstermektedir. Sözlüklerimiz bize sözcüklerin anlamını
verirken sözcüğün sadece eş anlamlılarını sayar. Bu yararlıdır; fakat
yeterli değildir. “İnmek” sözcüğünün Türkçede nasıl kullanıldığını
bilmek için onu bütün karşıtlık sistemi içinde algılamak gerekmektedir.
Dil sistemlerinin incelenmesinden şu sonuç çıkmıştır:
Sözcüklerin anlamlarını doğru öğrenmenin dört yolu vardır:
Tanımlarını öğreniniz, eş anlamlarını öğreniniz, zıt anlamlarını
öğreniniz, karşıtlarını öğreniniz. Birçok soyut sözcüğün anlaşılması
ancak zıt ve karşıt anlamlarının bilinmesiyle mümkündür.
Türkçenin söz dizimi yapısına bir örnek:
Yardımcı Fiiller Seçme Ekseni
Buradaki yardımcı fiil listeleri birer “seçme ekseni”
oluşturmaktadır. Bu listeleri biliyor ve amacınıza en uygun olanı
seçebiliyorsanız, dili doğru kullandığınızdan emin olabilirsiniz:
C. Sözcük Bilgisine Sahip Olmak
Bizler günlük yaşamımızda sözcükleri, nesneleri adlandırmak
için onların üzerine yapıştırılmış birer etiket gibi düşünürüz: “Şu nesne
kapıdır, şu nesne kitaptır.” deriz, geçeriz. Sözcükler bize hep aynı işi,
adlandırma işini yapıyormuş gibi görünürler. Aslında olgu hiç de basit
değildir. Önce bilimin kullandığı sözcüklerden, kavramlardan söz
edelim: Örneğin “İnsan” sözcüğünü hem insanın niteliklerini ifade
etmek için kullanabiliriz hem insan kümesini, insan sınıfını anlatmak
için kullanabiliriz. Ayrıca tek ve somut bir insanı adlandırmak için
yardım
yardım- da
yardım- la
yardım- a
yardım- ı
yardım- dan
et- , yap- , gör- , al- , iste
bulun- , kusur etme- ,
yap- , sağla- , kabul et- , reddet- , bekle- ,
hoşlan- , yararlan- , kaç- , çekin- , bıkkalkış-
, gel- , bağlı ol- , katkıda bulun- ,
yaşa- , ilgilen- ayakta dur, görevlendiril- ,
7
kullanırız. Bu kullanışların hiçbiri sözcüğün mecaz anlamı değildir, üç
hâlde de sözcük gerçek anlamında kullanılmıştır. Birinci durumda
insan sözcüğü “içlem” (tazammun) hâlinde insanı ifade eder. Bir
kavram içine aldığı bireylerin ortak özelliklerini gösterirse o nitelikler
kavramın içlemini oluşturur. Akıllılık, hareketlilik, duyarlılık gibi
nitelikler insan kavramının içlemini oluşturur. Bu durumda insan
sözcüğünün tanımı şöyle olacaktır: “İnsan: Akıllı, hareketli, duyarlıklı
canlı varlık.” İkinci durumda insan sözcüğü kaplam hâlinde insanı
ifade eder. Bir kavramın kaplamı, içine aldığı fertler kümesidir, bir
sözcük tarafından belirlenmiş bir nesne sınıfıdır. Bu ikinci durumda
insan sözcüğünün tanımı şöyle olacaktır: “İnsan: Ahmet, Mehmet,
Ayşe, Descartes, Aristoteles.” Örnek olarak ele aldığımız sözcük ağaç
olsaydı bu durumda tanımı şöyle olacaktı: “Çam, gürgen, meşe, ardıç
ağaç adını alır.” Üçüncü durumda insan kavramı nesne sınıfının bir
tek üyesini belirtmek üzere kullanılabilir: “İleride bir insan görüyorum.”
cümlesinde bu kavram tek ve belirli bir kişiyi ifade eder ve ilk iki
anlamından tamamen farklı bir anlamda kullanılmıştır.
Bu örnek bize şunu göstermektedir: Tek bir sözcük olarak
gördüğümüz kavramlar gerçek anlamlarında olmak şartıyla en
azından üç ayrı şekilde kullanılabilmektedir. Sözcüklerin doğru
kullanılabilmesi için bu üç ayrı anlamını bilinçli olarak birbirinden
ayırmamız gerekir.
Bilindiği gibi sözcüklerin bir sözlük anlamları, bir de kullanım
anlamları vardır. Sözcüklerin sözlük anlamları onların genel
anlamlarıdır, sözlüklerde sözcükler çoğu zaman içlemleriyle
tanımlanır. Bir sözlüğe bakıldığında aynı sözcüğün birçok gerçek ve
mecaz anlamının olduğu görülür. Buna karşılık bir cümle içinde çok
anlamlı bir sözcüğün sadece tek bir anlamı vardır. Ancak edebî
eserlerde sözcükler çok anlamlı olarak kullanılabilir. Bilim eserlerinde
ve iş başında sözcükler asıl anlamlarında kullanılmalıdır.
Ç. Cümle Bilgisine Sahip Olmak
Anlatımın temel birimi cümledir. Ses, hece, sözcük gibi birimler,
bir başlarına bildirişim ya da anlatım aracı olamazlar. Bunların
anlatımdaki işlevlerini yerine getirmeleri cümleyi yapılandırmalarına
bağlıdır.
Cümle, anlatımın temel birimi olması yönünden bildirişim aracı
olarak dilin en üst basamağında yer alır. Çünkü, dilin yargı bildiren
anlamlı tek birimidir cümle. Böyle olunca sözlü ve yazılı anlatımda
başarılı olma, büyük ölçüde cümlelerimizin sağlamlığına,
doğruluğuna, güzel ve etkili oluşuna bağlıdır.
8
Cümlenin Oluşumu ve Ögeleri
Bir düşünceyi, bir dilek ya da duyguyu sözle ve yazıyla
anlatabilmemiz için en az iki öge gereklidir. Bunlardan biri,
kendisinden söz ettiğimiz, anlatmak istediğimiz şey, öteki de
kendisinden söz ettiğimiz şeyin ne olduğu ya da ne yaptığıdır. Sözünü
ettiğimiz kişi, varlık ya da kavrama özne diyoruz. Öznenin ne
olduğunu ya da ne yaptığını belirtip açıklayan ögeye de yüklem adını
veriyoruz. İşte bir cümlenin oluşması için en az bu iki ögeye
gereksinim vardır. Bunlar olmadan cümle kurulamaz, daha doğrusu
yargı oluşamaz. İster istemez duygu, dilek ve düşüncelerimizi de dile
getiremeyiz.
Şu tümcelere bakalım:
“Yolcular bindi. Tren kalktı. Annen geldi. Sen gelmedin.”
Bu cümlelerin hepsi de birer yargı birimidir. Hepsinde de
yargının oluşması, cümlenin kurulması için zorunlu öge olan özne ve
yüklem vardır. Bu zorunlu ögelere cümlenin temel ögeleri denir.
Yüklem: Cümlenin temeli yüklemdir. Yüklemsiz cümle
kurulamaz. Cümleye giren sözcükleri, sözcük öbeklerini genellikle
yüklemin durumu belirler. Şöyle ki dilimizde sözcükler anlatımı
oluşturmak için tek tek kullanım alanına çıktığı gibi, kavramları
açıklamak ya da belirtmek amacıyla belirli kurallara göre öbekleşerek
de çıkarlar. Sözgelimi “yolcular” dediğimiz gibi, “İstanbul’a gidecek
yolcular” da diyebiliyoruz. Böylece sözcükten büyük belirtme öbekleri
oluşturuyoruz. Bir bakıma cümle de böyle bir öbekleşmenin ürünüdür.
Sözcüklerin birbirine bağlanış ya da öbekleniş biçimi belli bir
kurala göre gerçekleşir. Şöyle ki Türkçe anlatımda yardımcı ögeler
önce, temel ögeler sonra gelir. Cümlenin temel ögesi de yüklem
olduğu için genellikle yüklem sonda bulunur. Cümleye giren ya da
girecek olan bütün sözcükleri, sözcük öbeklerini yüklem yönlendirir.
Yüklemler tek sözcükten oluşabileceği gibi, sözcük öbeği
durumunda da olabilir. Şu örnekte olduğu gibi:
“Yatağa girerken, bir dergide okuduğum rakam sayma usulünü
denemeye karar vermiş bulunuyordum.”
Özne: Belirttiğimiz gibi yüklemin bildirdiği işi, oluş ve kılışı
yapan ya da kendisiyle ilgili bir durumu üzerine alıp gösteren ögeye
özne diyoruz. Özneler kimi durumlarda ayrı bir sözcükle belirtilmezler.
Cümlenin yüklemi çekimli bir eylem, şahıs (kişi) takıları almış
ekeylemse bu takılardan özne anlaşılabilir.
Özneler ad soylu sözcüklerden oluşurlar. Tek sözcük
9
olabilecekleri gibi, sözcük öbekleri biçiminde de bulunabilirler: “En
candan dostum öldü.” “Amerikalı, ünlü romancı, bir basın toplantısı
yaptı.”
Tümleçler: Cümlenin oluşması için mutlaka gerekli olan
ögelere temel ögeler demiştik. Ne ki düşündüklerimizi, isteklerimizi,
duygu ve tasarılarımızı her zaman bu iki ögeyle (yüklem - özne)
anlatamayız. Cümlelerimize başka ögeler de katarız, böylece anlatımı
genişletiriz. Ne ki cümleye kattığımız bu ögeler, cümlenin oluşması
için zorunlu olmayan ögelerdir, salt anlatımı boyutlandırmak için
gerekir. Böyle ögelere yardımcı ögeler, bir başka terimle tümleçler
diyoruz.
Anlatımı, cümle düzeyinde boyutlandırıp genişletmek için üç
türlü tümlece zaman zaman cümlelerimizde yer veririz. Bunlardan biri
düz tümleç (nesne)’dir. Düz tümleç, öznenin yaptığı işten etkilenen ya
da etkilenen varlıkIa ilgili niteliği karşılayan ögedir: “Önce kurumuş
dalları kestik.” Bu cümlede “kurumuş dalları” düz tümleçtir. Öznenin
yaptığı, yüklemin belirttiği işten etkileniyor. Yüklemin anlamını bu
yönelen tümlüyor.
Düz tümleçler de (nesneler) sonlarına durum takısı alıp
almadığına göre belirtili ve belirtisiz olmak üzere ikiye ayrılır: “İIkin
ağacı budadım.” cümlesinde ağacı belirtili düz tümleçtir. Çünkü,
bilinen, belirli bir ağaçtan söz ediliyor. Oysa aynı cümle şöyle olsaydı:
“İlkin ağaç budadım.” Bu kez ağaç sözcüğü belirtisiz düz tümleç
olacaktı. Çünkü sözü edilen ağaç belirsiz bir varlığa göndermektedir
bizi.
İster belirtili ister belirtisiz olsun düz tümleçlerin cümlede
bulunması yüklem olan eylemin özelliğine bağlıdır. Yüklem geçişli bir
eylemse cümleye düz tümleç girer, geçişsizse girmez.
Yüklemin anlamını yönelme, bulunma, ayrılma ve çıkma
yönünden tümleyen, -e, -de, -den durum ekleriyle yükleme bağlanan
sözcük ve sözcük öbeklerine de dolaylı tümleç diyoruz. Şu cümlede
olduğu gibi:
“Hastayı, eski bir jip içinde, köydeki evinden sağlık ocağına
götürüyorduk.”
Bu örnekte olduğu gibi, her yüklem -e’li, -de’li, -den’li tümleçleri
tümüyle istemeyebilir. Bunların tümceye girmesi, yüklemi oluşturan
eylemin durumuna bağlıdır. Kimi eylemler -e’li ve -den’li dolaylı tümleç
istemezken, kimileri -e’li, kimileri de hem -e’li hem de -den’li tümleç
isterler.
Tümleçlerin bir bölümü de yüklemin anlamını zaman, nitelik,
10
nicelik ya da durum yönünden tamamlar. Bu türden tümleçlere
belirteç (zarf) tümleçleri diyoruz: “Akşam inerken, türkü söyleye
söyleye köye vardık.”
Ögeler Arasındaki İlişkiler
Cümleyi oluşturan ögeleri ve bunların işlevini tanıma, doğru,
sağlıklı cümle kurabilmemiz için gereklidir. Çünkü cümlelerimizdeki
yanlışlıkların bir bölümü ögelerIe ilgilidir. Daha doğrusu bu ögeleri
yerli yerinde kullanmama ya da bunlar arasında uyum sağlamama,
ögeleri birbirine yanlış bağlama cümlelerimizin yanlış kurulmasına yol
açar. Bu tür yanlışlıklardan kurtulmak için cümlelerimizi oluşturan
ögelerin arasındaki uyuma, birbirlerine bağlanışına özen
göstermeliyiz.
Özne - Yüklem Uygunluğu: Bir cümlede özne ile yüklemin kişi,
tekillik ve çoğulluk yönlerinden tutarlı oluşuna uygunluk diyoruz.
Sözgelimi, “Ben bütün gün kitap okudum.” cümlesinde özne birinci
tekil kişi (ben)’dir; buna bağlı olarak yüklem de (okudum) birinci tekil
kişidir. Bu uyum, genel ve değişmez kuraldır. Ancak bunun dışında
kimi durumlar vardır ki özne ile yüklem arasındaki tekillik, çoğulluk,
kişi uygunluğu değişir. Bu değişiklikler nerelerde, ne zaman ortaya
çıkar? Bunları tanımazsak ister istemez yanlışlıklara düşeriz.
Başlıcalarını tanıyalım:
1. Bir cümlede özne bir topluluk adına konuşuyorsa yüklem
birinci çoğul kişili olabilir: “Derslerimizde görsel araçlardan
yararlanmaIıyız.” (Bu cümlede konuşan kişi öğretmenler adına
konuşuyor.)
2. Özne bir kişi de olsa, övünme, böbürlenme, karşısındakini
küçümseme amacıyla birinci çoğul kişi biçiminde düşünülmüşse
yüklem de birinci çoğul kişili olur. Şu örnekte ki gibi: “Bizim böylesi
sözlere karnımız tok, başka kapıya!” (Böbürlenme, karşısındakini
küçümseme amacıyla oluşturulmuş cümle.)
3. Özne tek kişi de olsa alçakgönüllülük gösterme amacıyla
“ben” yerine “biz” ya da “bizler” kullanıldı mı yüklem de birinci çoğul
kişiye dönüşür: “Biz bu konuşmamızda ayrıntılara inmeden dilimizin
söz dağarcığındaki değişmeleri ele alacağız.” (Konuşmacı ben
demekten kaçınıyor.)
4. Konuşmada ve yazmada söze saygı, incelik anlamı katmak
için sen yerine siz zamirini·kullanırız ya da böyle düşünürüz. Bu
durumda yüklem de ikinci çoğul kişiye dönüşür: “Bu gece de bizde
kalınız.” (Cümlede sen, siz biçiminde düşünülmüş.)
5. Üçüncü tekil kişilerde aşırı saygı gösterilmek amacıyla bir kişi
11
de olsa, yüklem çoğul üçüncü kişiye dönüşebilir: “Büyük hala geldiler.
Kapıyı açıyorlar.” (Cümlede sözü edilen tek kişidir. Ama aşırı saygı
gösterme amacıyla yüklem çoğullaştırılmıştır.)
6. Özne bir organın ya da organdan çıkan bir nesnenin adıysa
bu ad çoğul durumunda olsa bile yüklem tekil olur. Şu örneklerde
olduğu gibi: “Yukarı kattan sesler, çağrışmalar geliyordu.”
“Gözlerinden boşalan yaşlar, yanaklarından yuvarlanıyordu.”
7. Özne çoğul eylem adlarından oluşuyorsa. yüklem tekil olur.
Şu örnekte olduğu gibi: “Sokakta gülüşmeler, bağrışmalar birbirine
karışıyordu.”
8. Hayvan ve bitkiler özne görevinde ve çoğul durumda cümleye
giriyorsa, yüklem tekil olur: “İki yabancının, yaklaştığını görünce
köpekler havlamaya başladı.”, “Tepede ağaçlar biraz daha seyrek
duruyor.”
9. Özne cansız varlıklardan oluşuyorsa, çoğul durumunda
bulunuyorsa yüklem tekil olur: “Yamaçtan aşağı seller akıyordu.”
Ancak cansız varlıklardan oluşan çoğul özneye kişilik kazandırmaya
yönelik bir kullanım verilirse, yüklem de çoğullaşır: “Ağaçlar, caddeler
sisin örtüsüne sarınarak gözden kayboldular.”
10. Çoğullaştırılmış zaman adları özne göreviyle kullanılırsa
yüklem tekilleşir: “Günler, haftalar, aylar böyle geçti.”, “Dakikalar,
saatler birbirini izledi.” Ancak özneye kişilik kazandırmaya yönelik
kullanımlarda yüklem çoğullaşır: “Günler ne çabuk geçiyorlar.”
11. Tekil durumda bulunan ve özne göreviyle kullanılan topluluk
adlarının yüklemleri de tekil olur: “Sürü dağıldı.”, “Kalabalık uzun süre
bekledi.”
12. Cümlede birden çok özne varsa, öznelerden biri tekil ya da
çoğul birinci kişi zamiri (ben, biz) ise, yüklem birinci çoğul kişi olur:
“Uşak önde, ben arkada çıktık.”
13. Cümlede birden çok özne bulunursa, öznelerden biri tekil ya
da çoğul ikinci kişi zamiriyse (sen, siz), yüklem çoğul ikinci kişi olur:
“Ahmet, kardeşin Salih ve sen yarın bağa gideceksiniz.”
14. Cümlede birden çok özne bulunuyorsa, öznelerden biri tekil
ya da çoğul üçüncü kişi zamiriyse (o, onlar) yüklem çoğul üçüncü kişi
olur: “Babası, dayısı, o ve küçük hala bize geldiler.”
15. Cümlede birden çok özne bulunuyorsa, öznelerden her ikisi
ya da üçü tekil ya da çoğul birinci, ikinci, üçüncü kişi zamiriyse (ben,
biz, sen, siz, o, onlar), yüklem çoğul birinci kişi olur: “Siz de, o da ben
de rahat ederiz.”
12
Özne-yüklem ilişkisi ya da uyumu doğru, sağlıklı cümle
kurmanın temel koşullarından biridir. Aynı durum, tümleçler için de
söz konusudur.
Tümleç-Yüklem Uygunluğu: Önce de belirttiğimiz gibi
tümleçlerin türü ve niteliği, cümleye girişleri ya da girmeyişleri
yüklemin niteliğine bağlıdır, Öyle ki sıra ya da bileşik yapılı
cümlelerde başka başka tümleçler alması gereken birden çok yüklem
birbirine bağ!anıyor. Bunlardan yalnız birinin tümleci yazılıyor. Bu
tümleç öteki yüklemlerle de uyum sağlıyor mu, aralarında bir
uygunluk var mı? diye düşünülmüyor. Bu da cümlelerde tümleç
eksikliği diyeceğimiz bir anlatım pürüzüne yol açıyor. Sözgelimi şu
tümceye bakalım:
“Buna ancak okurlar karar verir, uygular.”
“Buna” tümleci “karar verir” yüklemi için doğrudur, ama “uygular”
yükIemi için doğru değil. Yani, “buna uygular” denilemez. Bundan
dolayı her iki yüklemin de “buna” tümlecine bağlanmış olması
yanlıştır. Çünkü “karar verir” eylemi geçişsiz, “uygular” ise geçişlidir.
Bu yüzden cümlede tümleç-yüklem uygunluğu sağlanamamıştır.
Uygunluk sağlansaydı cümleyi şöyle kurmak gerekirdi: “Bunu ancak
okurlar kararlaştırır, uygular.”
Cümle Türleri
Anlatımımızın tek düzelikten kurtulmasında değişik cümle
türlerini kullanmanın önemli bir payı vardır. Bu değişikliği yüklem yapı,
anlam ve söz dizimi yönlerinden yaparız, daha doğrusu cümleleri bu
açılardan türlendiririz.
Ad Cümlesi: Yüklemi ad, ad soylu sözcük ya da sözcük öbeği
olan bağımsız bir yargı bildiren sözcük dizisine ad cümlesi diyoruz:
“Anlatımın gücü, sözcüklerde gizlidir.”
Ad cümlelerinin yargı bildirişi ekeylemle gerçekleşir. Yüklemi
oluşturan ad ve soylu sözcükler ekeylemle çekimlenerek yüklem
niteliğini kazanırlar: “Çok çok hastaydı.” Kimileyin de ek eylemin -dir
biçimi gelir: “Tiyatro, söz ve eylem sanatıdır.” Örneklerden de
anlaşıldığı gibi ad cümleleri, öznenin ne olduğunu ya da bir durumu
bildirirler.
Eylem (Fiil) Cümlesi: Yüklemi çekimli bir eylemden oluşan,
bağımsız bir yargı bildiren sözcük dizisine eylem cümlesi denir. Eylem
cümlelerinde öznenin ne yaptığı açıklanır: “Romanlarında daha çok
Çukurova yöresini anlatıyor.”
13
Basit Cümle: Cümleyi bir yargı birimi olarak tanımlamıştık.
Yalnızca tek bir yargı bildiren cümle türüne yalın cümle ya da eski
terimiyle basit cümle diyoruz: “Tevfik Efendi, banka önünde vezne
arabasından indi.”, “Öğrenciyim.”, “Dün bizde toplandık:”
Basit cümle tek sözcükten oluşabileceği gibi birden çok
sözcükten de oluşur. Cümlenin basitliğini belirleyen sözcük sayısı
değil, bildirdiği yargıdır.
Birleşik Cümle: Düşünce ve duygular, bağımsız birer yargı
biçiminde oluşacağı gibi, birbirine bağımlı, neden-sonuç yönünden
ilişkili yargılar biçiminde de ortaya çıkarlar. Yargıların bu bağlanışı,
neden-sonuç yönünden birbirine zincirlenişi bileşik yapılı cümlelerin
doğmasına yol açar. İçinde birden çok yargı barındıran cümleye
bileşik cümle denir: “Klasikleri okurken her okuyucu, bilerek ya da
kendiliğinden okuduklarını kolayca kendi dünyasına aktarır.”
Örnek cümleden anlaşılacağı gibi, bileşik cümlede çekimli bir
eylemle yüklemlenen bir temel cümlecik vardır: “Okuyucu... aktarır.”
Bunun gibi bir ya da birden çok yan cümlecik bulunur: “Klasikleri
okurken / bilerek / ...” gibi. Yan cümlecikler tamamlanmamış yargılardır,
bunlar değişik ilişkiler içinde temel cümleciği tümler, onun ögelerinden
biri olurlar.
Sıralı Cümle: Tek yargılı basit ya da bileşik yapılı bağımsız
cümlelerin anlam ya da öge ilişkisiyle art arda gelmesi, (,) ya da (;) ile
birbirine bağlanmasından oluşan cümleler zincirine sıra cümle
diyoruz: “Islak bir sabah, yağmur yok, rüzgar yok, havada bir
kıpırdanma yok.” “Anne güldü, adımı söyledi, beni tanımış.”
“Uzattığım parayı geri itiyor, gazeteleri zorla elime vererek beni
dükkandan çıkarıyor.”
Bağlı Cümle: En az iki bağımsız cümleden oluşan ve
aralarındaki anlam ilgisine göre bir bağlaçla birbirine bağlanan
cümlelere bağlı cümle adını veriyoruz: “Geldi ve gitti.”, “Çok çalıştı,
ama başaramadı.” gibi.
Olumlu Cümle: Eylemin ya da yargının olduğunu,
gerçekleştiğini bildiren cümlelere olumlu cümle denir. Bu tür
cümlelerde yüklem ya olumlu çekimli bir eylemdir ya da ekeylem
almış ad, ad soylu bir sözcük ve sözcük öbeğidir: “Roman okumayı
çok seviyordu.”, “Kenan, derinliği olmayan bir roman kişisidir.”
Olumsuz Cümle: Eylemin ya da yargının gerçekleşmediğini,
olmadığını bildiren cümleIere olumsuz cümle adını veriyoruz: “İlk
romanı beklediği kadar çok satmadı.”, “Büyük halası sandığı kadar
varsıl değildi.”
14
Örneklerden anlaşılacağı gibi, eylem cümlelerinde olumsuzluk
-me olumsuzluk ekiyle, ad cümlelerinde ise değil edatıyla yapılıyor.
Soru Cümlesi: Öğrenme, bir soru ya da kuşkuyu giderme
amacıyla kurulan ya da yargıyı soru yoluyla belirten cümlelere soru
cümlesi diyoruz. Bu tür cümlelerin anlatımına değişik anlam özellikleri
katacak kullanım biçimleri vardır. Bunların bir bölümü mi soru
takısıyla oluşturulur: “Batılılaşmanın gerekçesi bu mu?”, “Anlattıkları
doğru değil mi?”
Soru cümlelerinin bir dilimi de soru sıfatlarıyla, soru zamirleriyle
ve soru belirteçleriyle (zarflarla) kurulur: “Ziyafete kaç kişi gittiniz?”,
“Bu zavallı kime derdini anlatacak?”, “Ne kadar cansız konuşuyor?”
Soru cümleleri her zaman bir şeyi öğrenme, bir merakı giderme
amacıyla kurulmaz. Soru yoluyla cümleye değişik anlam ve anlatım
özellikleri kazandırır. Anlatıma renk ve canlılık katılır. Söz gelimi kimi
soru cümleleri bir duyguyu, bir düşünceyi karşımızdakine onaylatmayı
amaçlar. Bu tür soru cümlelerinin yanıtı evet, hayır, var, yok türünden
tek sözcüklüdür: “Eleştirinin ılımlısı mı olurmuş?”
Soru cümlelerinin kimileri de yalanlama ya da benimsememe
anlamı taşır: “Ben böyle bir kabalık yapar mıyım?” Bunun gibi olasılık
ve kuşku, beğenme, övme ve yüceltme, şaşma, beklenmezlik,
bilmezlikten gelme, bilinmezlik, yakınma, acınma, özlem... gibi
anlamlar katar cümleye.
Ünlem Cümlesi: Korkma, acıma, üzüntü, hayıflanma,
yakınma... gibi durum ve duyguları anlatan cümlelere ünlem cümlesi
adını veriyoruz: “Gördün mü yaptığın işi!”, “Ah, nasıl geri dönmek,
yine yaşamak isterdi o günleri!”
Şart (Koşul) Cümlesi: Bir eylemin yapılıp yapılamayacağını bir
başka eylemin oluşumuna bağlayan cümleye koşul cümlesi denir: “Bir
arabam olsaydı, basıp gaza kentin dışına giderdim.”
Kurallı ya da Düz Cümle: Önce de belirttiğimiz gibi, dilimizin
temel kurallarından biri yardımcı ögelerin önce, temel ögelerin sonra
gelmesidir. Dilin işleyişini yönlendiren bu temel kuraldır. Bütün sözcük
öbekleri, tümcede sözcüklerin dizilişi bu kurala göre olur. Yüklem de
cümlenin temel ögesi olduğu için genellikle sonda bulunur. Yüklemi
sonda bulunan cümleye, kurallı ya da düz cümle adını veriyoruz.
Yüklem, cümlenin zembereği durumundadır. Cümlede
önemsenip vurgulanmak istenen sözcük ya da sözcük öbeği yükleme
yaklaştırır. Bu da cümledeki sözcüklerin kesin, demirbaş bir yeri
olmadığını gösterir. Söz gelimi, “Köyün erkekleri kışa doğru büyük
kentlere gider.” cümlesinde vurgulanmak istenen “büyük kentlere”
15
sözcükleridir. Bu cümleyi, “Kışa doğru büyük kentlere köyün erkekleri
gider.” biçiminde oluşturursak, “köyün erkekleri” ögesini önemseyip
belirtmiş oluruz.
Devrik Cümle: Yüklemi sonda bulunmayan cümlelere devrik
cümle denir: “Fikir adamıyım, bilim adamıyım ben.”, “Bir şiir
antolojisini karıştırdım dün gece.”
Türkçenin temel kuralına, yardımcı ögelerin başta, temel ögenin
sonda bulunması kuralına aykırı bir görünümü var diye, devrik
cümleyi bozuk ya da yanlış saymamalıyız. Devrik cümlenin de
kendine özgü belli bir düzeni, belli bir öyküsü vardır. Genellikle günlük
konuşmalarda, şiirlerde, roman, öykü, oyun gibi yazınsal yaratılarda
kullanılır. Anlatımı bir örneklikten kurtarır. Anlatıma konuşmanın tadını
katar. Şaşma, acıma, öfke gibi ruhsal duyguları açığa vurmaya, söze
duygusallık değeri katmaya yarar.
Devrik cümleyi üst üste yığmadan kaçınmak gerekir. Bir anlatım
nasıl salt düz cümlelerden oluşunca tekdüzeleşirse, aynı durum.
devrik cümleler için de düşünülebilir.
Cümle Vurgusu
Sözcük vurgusunda belirttiğimiz gibi, cümle içinde ya·da sözcük
öbeğinde bir sözcüğün ötekilere oranla daha baskılı bir biçimde
söyleme ve seslendirme işine vurgu diyoruz. Cümle içinde bir
sözcüğü ya da öbeği ötekilere göre farklı söyleme, onu önemsemenin
sonucudur. Önemsediğimiz ögeyi, vurgulamanın ya da belirtmenin bir
yolu, onu yükleme yaklaştırmaktır. Bunun dışında ögeleri yerli yerine
tam oturmuş, düz bir cümlede vurguyu genellikle yüklemin kendisi,
kimileyin de zaman bildiren zarf tümleci üzerine çeker.
Cümlede sözcüklerin dizilişini bozmadan, değiştirmeden de
cümleye değişik anlam katarız. Buna duyuş vurgusu adını verenler de
var. Diyelim ki şöyle bir cümlemiz var: “Ben size orada gerçeği
açıklayacağım.” Bu cümleyi olduğu gibi, dümdüz söylersek,
sözcüklerin anlamı dışında karşınızdakine bir şey düşündürüp
sezdirmeyiz. Oysa cümleyi oluşturan kimi sözcükleri ve bunların kimi
hecelerini vurgulayarak söylersek cümlenin anlamında ve duygusal
tonunda birtakım değişmeler yaparız. “Ben size orada gerçeği
açıklayacağım.” (Başkası değil, açıklama işini ben yapacağım.) “Ben
size orada gerçeği açıklayacağım.” (Başka birisine değil, size
açıklayacağım.) “Ben size orada gerçeği açıklayacağım.” (Başka bir
yerde değil, orada açıklayacağım. “Ben size orada gerçeği
açıklayacağım.” (Başka bir şeyi değil, gerçeği açıklayacağım..) “Ben
size orada gerçeği açıklayacağım.” (Açıklama işini mutlaka
yapacağım...)
16
Kestirmeden söylemek gerekirse vurgu, söze duygu değeri
katar. Konuşmalarda olduğu gibi, vurgusuz okumalarda anlamlar
yeterince belirginlik kazanmaz. Ayrıca dinleyicilerin dikkati uyanık
tutulmaz.
İyi ve Doğru Bir Cümlenin Nitelikleri
İyi ve doğru bir cümlenin ilk belirleyici niteliği dilbilgisi kurallarına
uygunluktur. Bu uygunluk, cümlenin ögeler arasında tam bir uyumun
bulunmasıyla, sözcüklerin yerli yerinde kullanılmasıyla sağlanır.
Bunun için nelere özen göstermemiz gerektiğini yukarıda belirtmiştik.
Bunların dışında iyi ve doğru bir cümleye ulaşabilmek için şu nitelikleri
tanımalı, onları bozan etkenleri gidermeliyiz:
Dilbilgisi Kurallarına Uygunluk ve Bu Uygunluğu Önleyen
Etkenler: Düşünce, duygu ve isteklerimizi yargıya dönüştürüp
cümleleştirme gelişigüzel olmaz. Belirli bir düzen içinde gerçekleşir.
Bu düzeni biçimlendiren dil kurallarıdır. Dil kurallarını öğrenmek
yetmez. Bu kurallara, uygulamalara işlerlik, canlılık kazandırmalıyız.
Bunun için de şunlara dikkat etmeliyiz:
1. Çok uzun cümleler kurmaktan kaçınmalıyız. Uzunluk hem
anlaşılırlığı engeller hem de dilbilgisi kuralları yönünden birtakım
yanlışlıklar yapmamıza yol açar. Şu cümleye bakalım:
“Devrimlerle asırlardır özlemini çektiğimiz bir hukuk devletinin
kurulacağına, bütün sosyal ve ekonomik kurumların da demokratik
esaslara göre düzenleneceğine, bu topraklar üzerinde yaşayan insan
olan hepimizin her şeyden önce hak ve onurumuzun demokratik
yasalarla korunacağına inanıyor ve bekliyoruz.”
Cümle oldukça uzun sayılır. İlk okuyuşta yazarının ne demek
istediğini anlayamıyoruz. İkinci, üçüncü bir kez okumamız gerekir
cümleyi. Ayrıca, dilbilgisi kurallarına da uygun değil bu cümle. Şöyle
ki “... kurulacağına, düzenleneceğine, korunacağına inanıyoruz”
diyebiliriz; ama “kurulacağına, düzenleneceğine, korunacağına
bekliyoruz” diyemeyiz. Çünkü “bekliyoruz” geçişli bir eylemdir, -i’li
nesne ister. Oysa burada -e’li tümlece bağlanıyor. Bu da dilbilgisi
bakımından yanlıştır. Bu yanlışlıklara düşmemek için cümlelerimizin
kısa olmasına özen göstermeliyiz.
2. Türkçemizde sayı ve belgisiz sıfatlardan sonra gelen adlar
çoğul eki almaz. Cümlelerimizde yaptığımız temel dilbilgisi
yanlışlıklarından biri de budur. Yani, bu tür sıfatlardan sonra gelen
adları çoğul biçimleriyle kullanırız. Şu örnekte olduğu gibi:
“Kambiyo kaydının mevcut olmadığı dünyada müstesna birkaç
memleketlerden biri de Lübnan’dır.”
17
3. Cümlenin kurulması için mutlaka gerekli olan ögelerine, temel
ögeler deriz. Bu ögelerin yüklem ve özne adını aldığını biliyoruz.
Cümlemizin tamlığı, bu ögelerin bulunmasına bağlıdır. Ancak,
anlatıma çeşni katmak, deyişte bir değişiklik sağlamak amacıyla bu
ögelerden biri bulunmayabilir. Böyle cümlelere eksiltili cümleler denir.
Ne var ki eksiltili cümlelerde düşüncenin anlaşılırlığı kaybolmamalıdır.
Şu örneğe bakalım:
- İstanbul’a gidecek misiniz?
- Hayır. (Bu cümlede hem özne hem de yüklem düşmüştür.
Ama, sözün gelişinden cümlenin anlamı tam olarak anlaşılmaktadır.
Bu cümlenin aslı: “İstanbul’a gitmeyeceğim”dir.)
Bu tür örneklerin dışında, cümlemizden özne ve yüklem
düşerse cümle bozulur, söylemek istediğimizi tam olarak anlatamayız.
Aşağıdaki cümlede bu tür bir yanlışlık vardır:
“Memlekette bulanıklık yok bugün. Tersine, alacakaranlıktan
sıyrılmış durumda.”
İkinci cümlede özne belirtilmemiş. Oysa, bu cümle birincinin
devamı olduğuna göre, birinci cümlenin öznesi olan “bulanıklık”ı
alması gerekirdi. Ama almıyor. “Alacakaranlıktan sıyrılmış olan
memleket” sözüyle, “Memleket alacakaranlıktan sıyrılmış durumda”
denmek isteniyor. Bunun tam belirtilmesi için özne olan “memleket”
sözcüğünün cümlede bulunması gerekirdi.
4. Birleşik bağlı cümleleri kurarken özellikle ögeler arasındaki
uygunluğa dikkat etmeliyiz. En çok yaptığımız yanlışlıklardan biri de
aynı özneyi almayan eylemleri birbirine bağlamadır. Şu cümleye
bakalım:
“Belediye tarafından inşa ettirilmekte olan dokuz katlı
mağazanın inşaatı ekim ayında bitecek ve faaliyete geçecektir.”
Bu söz, “Mağazanın inşaatı bitecek ve faaliyete geçecektir.”
anlamına gelir. Bu yanlış anlam, iki eylemin tek eyleme
bağlanmasından doğuyor. Oysa, bitecek olan “mağazanın inşaatı”,
faaliyete geçecek olan “mağaza”dır. Bu nedenle ikinci cümlenin
başına “mağaza” öznesini eklemek, cümleyi “Belediye tarafından inşa
ettirilmekte olan dokuz katlı mağazanın inşaatı ekim ayında bitecek
ve mağaza faaliyete geçecektir.” biçimine getirmek gerekir.
5. Bir özneye bağlı birkaç yüklem aynı nesneyi almayabilir.
Cümlelerimizde genellikle nesneleri ayrı ayrı belirtmeyerek yanlışlığa
düşeriz. Şu cümledeki yanlışlık bu türdendir:
18
“Çalışmak, onların şereflerine halel getirmez, bilakis yükseltir.”
Birinci cümle için doğru olan “şerefine” tümleci ikinci cümle için
yanlıştır. Çünkü “Bilakis şerefine yükseltir.” denemez. Bu bakımdan
cümleyi doğru biçime sokmak için, “şerefine” sözcüğünü de ikinci
cümleye katmak, cümleyi: “Çalışmak, onların şereflerine halel
getirmez, bilakis şereflerini yükseltir.” biçimine sokmak gerekir.
Şu birkaç örnek de gösteriyor ki cümlemizin sağlamlığı dilbilgisi
kurallarına uyarlığı, bu yönden doğruluğu ile sağlanır. Cümlelerimiz
üzerinde çalışırken bu noktadan onları değerlendirmemiz gerekir.
Duruluk ve Duruluğu Bozan Etkenler: İyi ve sağlam bir
cümlenin niteliklerinden biri de duruluktur. Duruluk, cümlede gereksiz
sözcüklerin bulunmamasıdır. Daha kısa bir deyişle, düşüncemizi
olabildiğince az sözcükle anlatmadır. Bu niteliği sağlamak için
düşüncenin belirtilmesinde belli bir görevi olmayan sözcükleri
cümleden atmalıyız. Cümlelerimizi bu gereksiz sözcüklerden
ayıklama, hem söylemek istediklerimizi doğrudan anlatmaya hem de
anlatımımıza yalınlık ve doğallık kazandırmaya yarar.
Gereksiz sözcüklerden kurtulmanın en kestirme yolu,
düşünceleri zihnimize doğduğu gibi yazmadır. Her türlü yapmacıktan
ve özentiden kaçınmadır. Bunun ölçüsü de şu olmalıdır: Cümleden bir
sözcüğü attığımızda cümlenin anlamında bir daralma, anlatım
gücünde bir zayıflama olursa o sözcük gerekli; olmuyorsa o sözcük
gereksizdir. Cümlelerimizi bu ölçüye göre değerlendirme, iyi bir
yazıda bulunması gereken özlülük, yalınlık, duruluk ve etkililik gibi
olumlu nitelikleri de yazımıza kazandırır.
Cümlelerimizde duruluğu sağlamak için yukarıdaki noktalarla
birlikte şunlara da dikkat etmeliyiz:
1. Her türlü süs ve özentiden kaçınmalıyız. Bu bakımdan
düşünceyi belirlemekten çok, sözü uzatmaya yarayan sözcükleri
atmalıyız. Şu cümleye bakalım:
“Bu güzelim hayatın bin bir çeşit güzelliklerine veda ederek,
ezelî ve ebedî bir diyara, ölüm ülkesine göçtü.”
Bu cümlede anlatılmak isteneni tek sözcükle anlatabiliriz. Söz.
gelişi, “öldü” diyerek de cümlenin anlatmak istediğini belirtebiliriz.
Demek ki cümlede yer alan öbür bütün sözcükler gereksizdir.
2. Bağlayıcı ögeleri, bağlaçları ve ilgeçleri kullanmada titiz
davranmalı, gelişigüzel kullanmaktan kaçınmalıyız. Bağlaçlar ve
ilgeçler, yerli yerinde ve gerektiği zaman kullanılmazsa anlatıma
tutukluk, cümleye ağırlık verdiği gibi, doğallık niteliğini de engeller
cümlenin. Şu örneğe bakalım:
19
“Kum ve çakıl ve taş ve bunların hazırlanmasını bildirmiştim.”
Cümlede “ve” bağlacı gelişigüzel kullanılmaktadır. Bunun yerine “,”
işareti koyarak cümleyi doğal, etkili bir duruma getirebiliriz: “Kum,
çakıl, taş gerektiğini belirtmiş; bunların hazırlanmasını istemiştim.”
3. Birkaç sözcüğün anlamını karşılayabilecek kimi ad ve
sıfatlarla da gereksiz sözcükleri kullanmaktan kaçınır, duruluğu
sağlayabiliriz. Özellikle seçkin sözcükler, küçültme ekleriyle kurulmuş
ad ve sıfatlardan yararlanabiliriz. Sözgelimi, “Elmanın tadı birazcık
ekşi gibi.” cümlesini, “Elmanın tadı ekşimsi.” biçimine dönüştürebiliriz.
Aynı biçimde “ekşice”, “ekşimtırak” sözcüklerinden birini kullanarak da
duruluğu sağlayabiliriz.
4. Olmak, etmek, eylemek, kılmak gibi yardımcı eylemlerin
yerine, canlı eylemler kullanarak da duruluğu sağlayabiliriz. Örneğin,
“Hasta oldu.” yerine, “Hastalandı.”, “Su bulanık bir hale geldi.” yerine
“Su bulandı.” diyebiliriz.
5. Aynı anlama gelen sözcükleri yan yana getirmekten
kaçınmalıyız. Örneğin, şöyle bir cümle duru ve doğal değildir:
“Parası pulu çok, varlıklı, zengin, yoksul diyemeyeceğimiz bir
kişiydi.”
Bu cümleyi, “Zengin bir kişiydi” ya da tek sözcükle, “Zengindi”
biçiminde kurarak duruluğu sağlayabiliriz.
Açıklık ve Açıklığı Engelleyen Etkenler: Cümle bir yargı
birimidir. Yukarda da değindiğimiz gibi, bir düşünce, bir duygu ve
isteğin tam anlatılmasıdır cümle. Bu yönden iyi bir cümle, karşıladığı
yargıyı, yani hükmü tam olarak anlatır. Bu yargıyı açıkça anlatması
gerekir. Yani, cümleden bir anlam çıkarılmalıdır. Böyle olmaz da bir
cümle çeşitli anlamlara gelirse hem öyle bir anlam çıkar hem de böyle
bir anlam çıkarsa, yani birden çok yoruma yol açarsa o cümle açık
değildir. Açıklık, cümledeki anlamın. kolayca anlaşılma niteliğidir. Bu
yönden üzerinde özellikle durmamız gerekli noktalardan biridir.
Çünkü, hangi türlüsü olursa olsun, yazma, bir kimseye, bir şey
hakkında bir şeyler söyleme işidir. Bunun gerçekleşmesi de
söylediklerimizin açıklığına ve anlaşılırlığına bağlıdır.
Yazımızın açıklığını, anlaşılırlığını etkileyen türlü etmenler
vardır: Söylediklerimizin soyut ya da somutluğu, düşüncenin tam
geliştirilip geliştirilmediği, düşüncelerin iyi düzenlenip düzenlenmediği,
yani düşünsel düzenin sağlanıp sağlanmadığı önemlidir. Ama, açıklığı
doğrudan doğruya etkileyen etmenlerden biri ve en önemlisi,
cümlelerimizin açık ve anlaşılır olmayışıdır. Cümlelerimizin açıklığını
engelleyen noktalar nelerdir? Nelere dikkat etmeliyiz ki cümlelerimiz
açık ve anlaşılır olsun?
20
Bunları şöylece sıralayabiliriz:
1. Cümledeki sözcüklerin ve ögelerin yerinde kullanılmayışı,
söylenmek istenene tam karşıt bir anlamın ortaya çıkmasına ya da
anlaşılmamasına yol açar. Şu örneğe bakalım:
“Kötü bir anlayışın ve düşüncenin verimi olan dil devrimini
kökünden yıkma çabaları hızlandı.”
Bu cümleyi yazanın ereği, dil devrimini yıkma çabalarının kötü
bir anlayış ve düşüncenin ürünü oluşunu göstermektir. Oysa, bu
hâliyle cümleden bu anlam çıkmaktadır. Cümleyi okuyan, ikizli bir
durumla karşılaşmaktadır: Dil devrimi mi kötü bir anlayış ve
düşüncenin verimi, yoksa dil devrimini kökünden yıkma çabaları mı?
İkisi de anlaşılıyor cümleden. Bir cümle önce de söylediğimiz gibi,
birden çok anlaşılmaya yol açarsa o cümlede açıklık yok demektir.
Cümleyi şöyle kurarsak açıklığı sağlamış oluruz: “Dil devrimini
kökünden yıkma çabaları kötü bir anlayış ve düşüncenin verimidir. Bu
çabalar hızlanmıştır.”
2. Noktalama işaretlerinin yerli yerinde kullanılmayışı da
cümlelerin açıklığını engeller. Bu örnekteki yanlışlık bu türdendir:
“Dana ahırına doğru koştu.”
Bu cümleden anlayacağınız, filan kimsenin dana ahırına doğru
koşmuş olmasıdır. Oysa söylenmek istenen bu değildir. Virgül
işaretinin kullanılmayışı böyle bir yanlışlığa ve belirsizliğe yol açmıştır.
Söylenilmek istenen: “Dana, ahırına doğru koştu.” cümlesidir.
3. Yanlış yapılan karşılaştırmalar da cümlenin açıklığını ve
anlaşılırlığını etkiler, ikili anlaşılmaya yol açar. Örneğin:
“Ben, şiiri Ali’den daha fazla severim.”
Bu biçimiyle cümle açık değildir. Ondan çıkaracağımız anlam
şudur: “Şiiri de seviyorum, Ali’yi de. Ama, şiiri Ali’yi sevdiğimden daha
fazla seviyorum. Halbuki asıl belirtilmek ve söylenilmek istenilen bu
çıkardığımız anlama tam karşıttır: “Ben de, Ali de şiiri severiz. Ama
ben şiiri, Ali’nin sevdiğinden daha fazla severim.”
Böyle bir yanlış anlaşılmanın önüne geçmek için cümleyi şu
biçimde kurabilirdik: “Ben, şiiri Ali’nin sevdiğinden daha fazla
severim.”
4. Zamirlerin belirli olmayışı da yanlış anlaşılmalara yol açabilir.
Şu cümleye bakalım:
21
“Nuri, matematik öğretmenini babasına şikayet etti ve onun
dersiyle ilgilenmesini istedi.”
Dersiyle ilgilenmesini istediği babası mıdır, yoksa matematik
öğretmeni mi? Belli değil. Cümleden ikisi de anlaşılabilir; çünkü
“onun” sözü hem matematik öğretmeninin yerini tutmakta hem de
babanın. Cümleyi bu ikili anlaşılmadan kurtarmak için, bir zamiri, iki
adı karşılayacak yolda kullanmamak gerekir.
Buraya değin söylediklerimiz, genellikle yazılarımızda cümle
örgüsü yönünden sık sık yaptığımız yanlışlıkları somutlaştırmaktadır.
Gerçekte, cümle bir yargı birimidir. Bu yüzden de bu yargıyı
değişik biçimde anlatma olanağı vardır. Bu, sözcükleri seçme işidir.
Diyelim ki şöyle bir cümle kurduk: “Hava güzel değildir.” Bunu gene,
“Hava kapalıdır.”, “Hava sıkıntılıdır.” biçimlerinde de söyleyebiliriz.
Önemli olan, cümlelerimizin söylemek istediğimizi tam karşılayıp
karşılamadığını bir tartıdan geçirmektir.
D. Doğru ve Güzel Bir Türkçeye Ulaşmanın Yolları
Türkçenin kuralları hiçbir dilde görülmeyecek kadar yalın ve
basittir. Dil öğrenimi, ana dilimiz bile olsa dünyanın en zor bilgi
alanlarından birisidir. Çünkü öğrenilecek unsurlar sonsuzdur. Türkçe
diğer dillere göre büyük bir kurallılık sergilediğinden göreceli olarak
bize büyük kolaylıklar sağlamaktadır. Ancak Türkçenin bize sağladığı
bu kolaylık, dilimizin aleyhine bir durum yaratmaktadır. Dilimizi doğru
kullanmak için bir çaba göstermemiz gerekmediği duygusuna
kapılıyoruz.
Sizlere Türkçeyi daha doğru kullanabilmeniz için onun hangi
alanlarına eğilmeniz gerektiğini kısaca hatırlatmak yararlı olacaktır.
Türkçe, eklemeli bir dil olduğundan ek sistemini çok iyi tanımak
gerekmektedir. Çünkü bu eklerin çok ince görevleri vardır. Etkili bir
anlatıma ulaşmak için bu ek sistemini mükemmel olarak öğrenmeniz
gerekmektedir. Örneğin “Bul-u-n-du” veya “gül-ü-n-dü” sözcüklerindeki
“n” ekinin veya “Görüldü” veya “tutuldu” sözcüklerindeki “l” ekinin
görevini doğru tespit edemememiz olasıdır. Güzel ve doğru Türkçeye
ulaşmanın ilk şartı bu ek sistemini eksiksiz olarak bilmektir.
Güzel ve doğru Türkçeye ulaşmak isteyenlerin üzerinde
çalışacağı ikinci konu, Türkçenin eylem sistemidir. Türkler, hareketli
bir millet olduğundan dilimiz eylem yönünden çok zengindir ve
olağanüstü kolay ve kurallı bir çekim sistemine sahiptir. Buna karşılık
ad soylu sözcüklerimiz azdır. Bu da dilimizin zayıf yönünü oluşturur.
22
Ancak Türkçe, fiillerden ad yaparak, yardımcı fiillerden ve yineleme
öbeklerinden yararlanarak bu zayıflıktan bir zenginlik alanı
yaratmıştır. Bundan dolayı fiillerin, Türkçenin temelini oluşturduğunu
söyleyebiliriz. Fiilleri, fiil yapım eklerini, fiil çekim sistemini, yardımcı
fiilleri, fiilimsileri yani bağ fiilleri ve sıfat fiilleri gereğince tanımadan
Türkçeyi doğru kullanmak mümkün değildir.
Nihayet Türkçenin en önemli fiili olan “cevher fiili”nden,
günümüzdeki adlarıyla “ek fiil”den yani şu minicik “i-mek” fiilinden söz
açmalıyız. İsim cümlelerinde ve birleşik zaman çekiminde ortaya
çıkan bu fiil, Türkçenin sırlarından birisini oluşturur.
İsim tamlaması, Türkçeyi doğru kullanmak isteyenlerin üzerinde
en fazla duracakları konulardan biridir. Bu, herkesin bildiği basit bir
konudur; bununla birlikte tamlamalar bizi en sık yanıltan alanların
başında yer alır. İsim tamlaması uzadıkça ve diğer söz gruplarını
içine aldıkça bize konuşmacı hatta dinleyici olarak çetin sorunlar
çıkarır. Sizlere isim tamlamalarına hâkim olmanızı öneririz.
Tamlamalara hâkim olan, Türkçede kolay kolay yanlışlık yapmaz.
Türkçe çok renkli bir dildir; yabancı uzmanlar, Tükçenin bu
özelliğini sık sık vurgulamışlardır. Türkçeye bu özelliğini veren
deyimler ve atasözleridir. “Eli ermemek, gözü arkada kalmak, daldan
dala konmak, dört elle sarılmak” deyimleri gerçekten gözlerimizin
önüne canlı tablolar serer.
Türkçenin inceliklerini öğrenmek ve onu doğru kullanmak
isteyenlerin Türkçe deyimleri, atasözlerini, türküleri, manileri,
bilmeceleri incelemeleri gerekir. Türkçenin henüz dil bilgisi kitaplarına
geçmemiş bütün güzelliklerini, bütün kurallarını onlarda bulabilirsiniz.
Türkçenin inceliklerini öğrenmenin diğer bir yolu klasik eserlerimizi
okumaktır. Bilim alanında en yeni kitapları okuyunuz, sanat alanında
ise başyapıtları tercih ediniz.
Dili doğru kullanmak ve doğru anlatmak amacına ulaşmak için
birkaç alanda bilgi sahibi olmamız ve bu sahalardaki bilgilerimizden
yararlanmamız gerekmektedir. Bütün büyük başarılar gibi dili doğru
kullanma başarısına ulaşmamız da bazı bilgi dallarına ilgi duymamıza
bağlıdır. Doğru bir anlatıma ulaşmak isteyenler, düşünme sanatından,
dil bilimi ve dil bilgisiden, kompozisyon sanatından yararlanmak
zorundadır. Günümüzde dili doğru kullanma anlayışı bunların da
ötesine geçmiştir. Çağdaş anlayış, artık bizden dilimizin oluşturduğu
soyut sistemi tanımamızı, dilde ölçü fikrini göz önünde
bulundurmamızı ve dil ile dilin kullanıldığı ortam arasındaki ilişkiyi
söze yansıtmamızı istemektedir.
23
Düşünme sanatı; fark etme, seçme, sınıflandırma,
karşılaştırma, çözümleme ve sentez yapma sanatıdır. Bu sanatı
öğrenmek isteyenler dilin büyülü dünyasından işe başlayabilirler.
25
İKİNCİ BÖLÜM
İLETİŞİM
A. İletişimin Tanımı ve İnsan Hayatındaki Önemi
İletişim, terim anlamıyla “zihinler ya da insanlar arasında
kurulan, düşünce, niyet ve anlamların bir zihinden diğerine
aktarılmasını sağlayan etkileşim, belirli bir düşünce ya da söylenimler
türünden fiziki araçlarla, bir insandan kişi ya da zihinden bir
başkasına aktarılması süreci” demektir. Bir diğer deyişle “Belli bir şeyi
anlatmak isteme, önermesel bir tavrı (yani bir inanç, arzu, üzüntü vs.)
bir dinleyici ya da dinleyiciler topluluğuna dilsel veya başkaca yollarla
aktarma eylemi”dir.
İnsan, yapı itibarı ile sosyal bir varlıktır. Kendini ifade etmek ve
diğer insanları anlamak ihtiyacı içindedir. İnsan; arkadaş edinme, aile
kurma gibi en temel amaçları gerçekleştirebilmek için iletişime
gereksinim duyar. Kısacası sosyal varlığının gelişmesi iletişime
bağlıdır. Bu da iletişimi insan yaşamı için çok önemli bir konuma
getirir. Çünkü insanoğlu; acı, sevinç, öfke, mutluluk gibi duygularını
paylaşamadığı sürece yaşayamaz. Yaşamasının bir anlamı kalmaz.
İletişimin temel görevi sadece duyguların ifade edilmesi ile
sınırlı kalmaz. Aynı zamanda düşünce ve bilginin aktarılması
anlamına geldiği için de eğitim ve öğretimin en temel unsurudur. Bir
toplumun eğitim ve öğretim olmadan ilerlemesi kesinlikle mümkün
değildir. İletişim olmadan bunlar gerçekleşemeyeceğine göre sadece
insanın değil toplumların da var olması ve varlığını devam
ettirebilmesi yine iletişime bağlıdır.
İletişim, üç temel unsur üzerinden gerçekleşir. Bunlar:
Konuşma, yazma ve dinlemedir. Bu üç unsur üzerinden insanlar
kendilerini ifade eder, birbirlerini anlar ve bildiklerini başkalarına
aktarabilirler. Kısacası bir insan kalabalığından topluma dönüşürler.
İletişimin üç ana ögesi vardır: Kaynak / gönderici, ileti ve dinleyici /
alıcı. Başarılı bir iletişimin gerçekleşebilmesi için alıcının sadece iletiyi
alması değil, iletiye kaynak tarafından yüklenen anlamı da algılaması
gerekmektedir.
İnsan yaşamı için bu kadar önemli olan iletişim, özen
gösterilmesi gereken bir konudur. Söz konusu “insan” olduğu için
iletişimde hataya yer yoktur. Çünkü bu yanlışlar zaman zaman tahmin
bile edilemeyecek kadar kötü sonuçlar doğurabilir. Buna izin
vermemek amacıyla, iletişimin temel unsurlarının nasıl doğru ve etkili
kullanılacağını bilmek gerekir. Elinizde tuttuğunuz kitap bu amaca
hizmet etmek için hazırlanmıştır.
26
B. İletişimde Dil Unsuru
Dil, insanlar arasında iletişimi sağlayan en kısa ve etkili yoldur.
İnsanın kendini ifade edebilmesi ve karşısındakini anlayabilmesi en
kolay dil ile gerçekleşir.
Dil, iletişimde tek yol olmamakla beraber, diğer yöntemlerden
çok daha kısa ve etkilidir. Dilin bu özelliği insanlara verilmiş doğal bir
yetenek olmasından kaynaklanır. Örneğin, bir olguyu konuşarak veya
yazarak başkalarına çok rahat aktarabiliriz. Ancak aynı olguyu
resimlerle veya hareketlerle anlatmaya çalışmanın zorluğu, dilin insan
yaşamı ve iletişimi için ne kadar önemli olduğunu çok iyi gösterir.
İletişim, bugün tüm dünyada en çok dil aracılığıyla kurulur.
Bundan dolayı dili doğru kullanmak çok önemlidir. Etkili ve doğru bir
iletişimin ilk gereği, kurallarına uygun olarak kullanılan bir dildir.
Örneğin, anlam karmaşaları ile dolu bir konuşmanın sağlıklı bir
iletişim aracı olması mümkün değildir. Dili doğru kullanmanın ilk şartı
ise dile hâkim olabilmektir. Bu da ancak dilin kurallarını, dil bilgisini iyi
bilmekle gerçekleşir.
Etkili ve doğru iletişim kurmak isteyen bir kişi, dili mutlaka doğru
kullanabilmelidir.
C. Etkili İletişimin İlkeleri
İletişimin önemini kavradıktan sonra, başarılı ve başarısız
iletişimin nedenlerini anlamak ve ortaya koymak önemlidir. Yapılan
hataların büyük çoğunluğu, etkili iletişimin beş kuralından birisinin
unutulması sonucunda gerçekleşir. Bu bölümde bu beş ana ilkeden
bahsedilecektir.
1. Odaklanma: “Konuyu araştırın, bütün konuyu, ama sadece
konuyu!” Etkili iletişimin ilk ve en önemli aşaması konuya
odaklanılmasıdır. Kaynak / göndericinin açık ve net bir fikri olmalı, bu
amaca kilitlenmeli ve ondan ayrılmamalıdır.
Akademik veya askerî ortamlarda konuşma ve yazma işlemi
genellikle öğretmen veya komutan tarafından sorulan bir soruya yanıt
vermeyi gerektirir. Böyle bir durumla karşılaşıldığında yapmanız
gereken:
“Soruya yanıt verin, tüm soruya, ama sadece soruya.”
Odaklanma sorunları genel olarak üç şekilde karşımıza
çıkmaktadır:
a. Yanlış soruya yanıt vermek: Bu genellikle, verilen görevin
veya dinleyicinin / alıcının öğrenmek istediği bilginin yanlış anlaşıldığı
27
durumlarda ortaya çıkar. Çok başarılı olduğuna inanılan bir yazının,
konu yanlış ele alınmış veya konu anlaşılamıyor şeklinde eleştiri
alması ya da sorulan bir soruya çok uzun yanıt alınması ama cevabın
soruyla hiç ilgisi olmaması gibi durumlar bu hataya örnek olarak
verilebilir.
b. Sorunun sadece bir kısmına yanıt vermek: Soru birkaç
bölümden oluşuyorsa bu durumda, bize kolay ve ilginç gelen kısmı
detaylıca inceleyip daha zor ve sıkıcı olan bölümünü yanıtlamayı
unutmak, hatanın en sık rastlanan şeklidir.
c. Soruyla ilgisi olmayan bilgi eklemek: Bu tip hatada, soru
yanıtlanmıştır; bununla birlikte yanıt ilginç, fakat konuyla ilgisiz
bilgilerle birlikte sunulmuştur. Yanıt tam olsa bile, samanlıkta iğne
arar gibi yanıtı bulup çıkarmak gerekecektir.
Konuya doğru şekilde odaklanamamak, personel arasındaki
iletişimi ciddi şekilde zedeler.
Sözcükleri dikkatli okumadığımız veya sorulan soruya yeterince
dikkat etmediğimiz için her seferinde çaba ve emeğimiz boşa
gitmektedir. Komutanın imzalamadan geri gönderdiği evrakın büyük
çoğunluğu, konuyla ilgili asıl soruya yanıt verilmemesi nedeniyle geri
dönmektedir.
2. Düzenli Olma: “Bilgi ve düşüncelerinizi düzenli olarak
sunun.” Düzenli olmak, konunun mantığa dayalı bir sıra ile sistematik
olarak sunulmasıdır. Bu düzen, okuyucunun yazıyı sözcüklerin
üzerinden tekrar tekrar geçerek okumadan, yazarın ne demek
istediğini tahmin etmek zorunda kalmadan konuşmacıyı anlamasını
sağlar.
Düzenli hazırlanmamış bir yazı veya konuşma, karşıdaki insanın
kolaylıkla aklının karışmasına, sabırsızlanmasına ve okumayı / dinlemeyi
bırakmasına sebep olabilir. Belirli bir düzene bağlı olmadan verilen
bilgiler ne kadar önemli olursa olsun alıcı / dinleyici bunun farkına
varamayabilir ve hem verilen bilginin hem de yazıyı / konuşmayı
hazırlayanın değeri düşebilir.
Düzenleme ile ilgili sorunların çözümü ise nispeten daha
kolaydır ve bu çözümlerin kısa zamanda çok faydası görülür.
3. Açık ve Sade Olma: “Her sözcüğün hakkını vererek açık bir
iletişim kurun.”
Bu ilke birbiriyle ilgili iki konuyu kapsar. Bunlardan ilki, açık ve
anlaşılır bir iletişim için dilin kurallarının, sözcüklerin yazılışının ve
okunuşunun tam olarak bilinmesi zorunluluğudur. İkincisi ise
28
aktarılmak istenen düşüncenin sözcük yığınlarının arasında
saklanmadan doğrudan verilmesidir.
İnsanlar, yazıyı hazırlayanın veya konuşmacının dili yanlış
kullanmasını eleştirmek noktasında çok aceleci davranırlar. Böyle bir
durum sizin inandırıcılığınızı ve anlatmak istediğiniz düşüncelerin
kabul edilebilirliğini kısıtlar. Yanlış kullanılan sözcükler, etkili iletişimin
en önemli engellerindendir. Bu sebeple, Türkçenin doğru kullanılması
bir zorunluluktur ve bu konuda bir eksiklik varsa mutlaka
giderilmelidir. İyi bir dil bilgisine sahip olmak için çalışmak, kuvvetli
kaslara sahip olmak için ağırlık çalışmaya benzer; ancak kararlı bir
çalışma ile gelişim sağlanır. Unutmayın ki “Amacımız gelişmek olmalı,
mükemmel olmak değil.”
Dili düzgün kullanmak, başarmanın sadece yarısıdır. Dili doğru
kullanmalarına karşın konuşma yapan ve yazı yazan pek çok insan
meslek argosu kullanarak büyük, uzun ve edilgen cümlelerle
kendilerini başarısızlığa mahkûm ederler. Bu kötü alışkanlıklar
mesajın anlaşılmasını zorlaştırır.
4. Anlama (Farkındalık): “Dinleyicinizi ve onların beklentilerini
çözümleyin.”
Düşüncelerinizi başkaları ile paylaşmak istiyorsanız onların
konu hakkındaki genel bilgi düzeyini, yaklaşımlarını ve ilgi seviyelerini
bilmek yararlı olacaktır. Bir rapor yazmanız istendiğinde ise raporun
biçimini, istenen detay derecesini, raporu ne zaman teslim etmeniz
gerektiğini ve komutanın bu konudaki emrini bilmeniz yararlı olacaktır.
Dinleyici / alıcı kitlesinin yanlış değerlendirilmesinin iletişim
sorunlarına yol açabileceğini görmek çok da zor değildir. Şu ana
kadar katılmış olduğunuz konferanslarda bu hatanın yapıldığını birçok
kez görmüşsünüzdür.
5. Katkı (Destekleme): “Ana düşünceyi vermek için mantık ve
destek unsurları kullanın.”
Yazılar ve konuşmalar genellikle karşı kitleyi bilgilendirmek veya
ikna etmek amacıyla hazırlanır. Burada karşılaşılan zorlukların büyük
bir kısmı iddiaları destekleyecek bilgiyi toplarken ve düzenlerken
yaşanır. Verilmek istenen mesajın desteklenmesi ve bir mantık
örgüsü içinde sunulması hedef kitle üzerinde güven ve inandırıcılık
tesis eder.
Yazım kurallarına uygun, açık ve sade olarak yazılmış bir yazıyı
ancak ve ancak saptırılmış veya yanlış bilgi bozabilir. Bu bataklıktan
kaçınmak deneyimli yazar ve konuşmacılar için bile oldukça zordur.
Bunun en önemli nedeni ise insanın soyut düşünme yeteneğini
29
zorlamasını gerektiren mantık olgusunun, öğrenilmesi ve
öğretilmesinin zor olmasıdır. Küçük yaşlarda edinilmiş olan kötü
alışkanlıkların kırılması için özel çaba harcanması gerekmektedir.
Genellikle yapılan yanlışlıklardan kurtulmak ve mantık desteğini
kullanarak yazı veya konuşmanızı daha da güzelleştirmek için
yapılabilecek bazı pratik teknikler doküman içerisinde verilmiştir.
Ç. TSK’de İletişim ve İletişimin Önemi
İçinde yaşadığımız bilişim ve iletişim çağı ile birlikte gerçek
bilgiyi arayan herkes gibi TSK personeli de büyük bir bilgi denizinde
boğulmaktadır. Basın kuruluşlarınca sürekli olarak çelişkili haberler
verilmekte, uluslararası elektronik posta, İnternet ve diğer iletişim
araçları hızla yayılmakta, bu durumda ortaya çıkan bilgi denizinden,
gereksinim duyulan doğru ve gerçek bilgiye ulaşılması her geçen gün
daha da zorlaşmaktadır. Bu nedenle günümüzde, iletişimin daha net
ve odaklanmış olmasına her zamankinden daha çok gereksinim
duyulmaktadır.
İletişim, XXI. yüzyılın bilgi toplumunda TSK için vazgeçilmez bir
araçtır. Görevi arayan, bulan, üstlenen, araştıran, görevin
başarılmasına kendini adayan, çözümleyici düşünme becerisine
sahip, katılımcı ve paylaşımcı, istekli; her bakımdan güçlü ve
sorumluluk duygusuna sahip TSK personeli bu aracı en iyi şekilde
kullanmalıdır.
Kader arkadaşlığı, dayanışma, saygı ve sevginin çok özel bir
anlam ifade ettiği TSK’deki her türlü görevin başarıyla yerine
getirilmesinde etkili iletişim kurma becerisi çok önemli bir yere
sahiptir. Başarımız, bu konuda sahip olduğumuz bilgi, deneyim ve
yeteneklerimizi ne kadar etkili ve doğru kullanmamız ile yakından
ilgilidir. Kendimizi ifade edebilmek, dinletebilmek, ikna edebilmek,
kabul görmek, önemsenmek, tercih edilmek ve başarmak için doğru
ve etkili iletişim kurabilme yeteneği ilk adımdır.
Personel arasındaki sağlıklı ilişkinin varlığı ve devamı bütünüyle
iletişime bağlıdır. Bundan dolayı iletişim yaşamın her alanına yön
vermektedir. Meslek yaşamının da vazgeçilmezlerindendir. Çünkü
mesleki başarı, ekip olabilmekten geçer. Ekip ruhu da ancak sağlıklı
ve doğru bir iletişimle kazanılabilir. Ekip ruhunu ise doğru ve hızlı bir
iletişim olanaklı kılar. İletişim, daha önce de belirtildiği gibi yaşamın
her alanında çok önemli bir yere sahiptir. Ancak bu önem, birlik
görevlerinde çok daha farklı bir boyut kazanmaktadır. Çünkü doğru
iletişim, sistemin işleyişini en üst düzeye çıkarırken yanlış veya eksik
iletişimin çok ciddi ve tehlikeli sonuçlar doğurabileceği gözden uzak
tutulmamalıdır.
30
TSK’nin yapısı, farklı coğrafyalardan gelen, farklı eğitimlerden
geçen, değişik kademelerdeki personelden oluşmaktadır. Bu
farklılıklara sahip personelin ekip olabilmesi ve görevini en iyi şekilde
yerine getirebilmesi için iletişimin doğru ve hızlı şekilde kurulması
esas alınmalıdır. Personelin kendini ifade edebilmesi, birbirini
anlayabilmesi ve bunun sonucunda bir ekip ruhu oluşturabilmesini
sağlayan, sağlıklı iletişimdir. Bu nedenle personelin doğru iletişimi
nasıl kuracağını öğrenmesi gerekmektedir.
31
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
İLETİŞİMİN TEMEL BECERİ UNSURLARI
A. Konuşma
1. Konuşmanın Tanımı ve Genel Özellikleri
a. Konuşmanın Tanımı
Düşünce ve duyguların, başkalarına sözlü olarak bildirilmesine
konuşma ya da sözlü anlatım denir. Konuşma, insanın çevresiyle
doğrudan iletişim kurmasının en etkili yoludur. Konuşmaya, sesli
düşünme de denir. Buna göre insanlar düşüncelerini başkalarına
seslerle iletirler. Ancak bunu yaparken de sözlerini etkili kılmak için
jest, mimik, tonlama, vurgulama gibi konuşmayı tamamlayıcı ögelere
başvururlar. Konuşma olgusu; dil, düşünce, duygu, ses ve konuşma
organları gibi ögelerle doğrudan ilgilidir. Bunlardan birinin eksikliği ya
da yetersizliği, çeşitli konuşma kusurlarına yol açar.
b. Konuşmanın Yaşamımızdaki Yeri
Konuşmak, düz bir iletişim aracı değildir. Kişinin tüm
duygularının yanı sıra düşüncelerini de çevresine ulaştırabildiği en
etkin yoldur.
Yalın bir tanımla konuşma, duygu ve düşüncelerimizi, görüp
yaşadıklarımızı karşımızdakilere sözle iletme işidir. Bu bağlamda
günlük yaşamımızın bir parçası gibidir. Tıpkı solumak, yemek yemek,
su içmek, yürümek gibi... Sabahın ilk saatlerinden yatma zamanına
değin sıradan bir günümüzü düşünelim; bu süre içinde konuşmanın
büyük bir yer tuttuğunu görürüz. Yakınlarımız ile, çevremizdekilerle,
dost ve arkadaşlarımız ile günün olayları üzerinde konuşmuşuzdur.
Karşılıklı olarak gazetelerde okuduklarımızdan, duyduklarımızdan,
kişisel ve toplumsal sorunlarımızdan söz etmişizdir. Bu sorunlar
üzerindeki düşüncelerimizi, görüşlerimizi açıklamışızdır. Böylece
düşünce alışverişi yapmış, yaşantılarımızı paylaşmışızdır. Bu, toplum
içinde yaşayışımızın doğal bir sonucudur. Günlük bir gereksinimdir.
Konuşma, günlük bir gereksinim olduğu gibi işimiz ve uğraşımız
yönünden de bir gereksinimdir. Kimimiz öğrenciyizdir; konuları
arkadaşlarımız ile birlikte tartışırız. Hazırladığımız bir konuyu sınıfa ve
öğretmenlerimize sunarız. Konumuz ile ilgili bize yöneltilen soruları,
eleştirileri yanıtlarız. Kimimiz öğretmenizdir; ders anlatırız,
öğrencilerin sorularını karşılarız. Kimimiz iş adamıyızdır; bir iş
toplantısına katılır, bu toplantıda değişik projeler üzerine görüşlerimizi
açıklarız. Kimimiz satıcıyızdır; satacağımız malın niteliklerini alıcıya
anlatır, onu iyi bir mal alacağına inandırmaya çalışırız. Kimimiz
32
avukattır; üstlendiğimiz davanın savunmasını yaparız. Kimimiz
doktordur; hastalarımıza hastalığının özelliklerini açıklar, iyileşmesi
için izleyeceği yolu gösteririz. Kısaca, her birimizin bir işi, bir uğraşı
vardır. Bu iş ve uğraşının gerektirdiği konuşmalar yaparız. Bunlar,
günlük iş ve uğraşı konuşmalarıdır. Her iş ve uğraşıda başarıyı
etkileyen etkenlerden biri de konuşma becerimizin o alandaki
gelişkinliğine, yetkinIiğine bağlıdır. Hele kimi iş dalları özellikle
konuşma sanatında ustalık gerektirir. Avukatlık, öğretmenlik,
politikacılık, tanıtıcılık ve satıcılık gibi... Öte yandan kimi iş ve
çalışmalar da takım hâlinde çalışmayı gerektirir. Söz gelişi tıp
alanındaki uygulama ve çalışmalar bu türdendir. Bilim ve uygulayım
(teknik) alanlarındaki yeni buluşlar, gelişmeler de bu alanlarla ilgili
kişilerin sık sık bir araya gelmesini zorunlu kılar. Konuşmalar,
konferanslar, açık oturumlar, masa başı tartışmaları (paneller), toplu
tartışılar (forumlar) düzenlenir. Kısaca, seçtiğimiz işte başarı yolu
üzerindeysek bu tür etkinlikIere katılmamız gerekecektir. Katıldığımız
bu etkinliklerde varlığımızı kanıtlamak, kendimizi kabul ettirmek de
konuşmamızın, düşüncelerimizi açıklamadaki ustalığımızın gücüne
bağlıdır.
Değindiğimiz gibi konuşma, bir düşünce alışverişi; başka türlü
söylemek gerekirse, yaşantılarımızı başkalarıyla paylaşma işidir.
Demokratik bir toplumda toplumsal yaşama bu yolla katılabiliriz.
Düşüncelerimizi, duygularımızı, olaylar ve sorunlarla ilgili
görüşlerimizi açıklarız. Şurası açık bir gerçektir ki susan bireylerden
oluşan toplumlarda sağlıklı bir demokratik yaşamdan söz edilemez.
Çünkü demokratik yaşam, düşüncelerin, görüşlerin özgürce
söylenebildiği, özgürce tartışılabildiği bir ortam gerektirir. Bu ortamı da
düşüncelerimizi, görüşlerimizi kendi içimizde saklayarak değil, bunları
her olanaktan yararlanarak ortaya koymakla sağlayabiliriz. Bu da
bizden konuşma gücü ister. Susan, dinleyen, sadece onaylayan
bireyler olarak değil konuşarak demokratik yaşama hizmet edebiliriz.
Görülüyor ki konuşma, günlük yaşamımızın bir gereksinmesi
olmaktan öte bir yer tutuyor yaşamamızda. Demokratik yaşamı
oluşturmada bir etken, bu yaşama katılmamız için de hem bir olanak
hem de bir sorumluluk oluyor.
Öyle insanlar vardır ki etkili konuşmaları sayesinde bulundukları
her ortamda kısa bir sürede insanları etraflarına toplamayı başarırlar
ve çevreleri üzerinde kıskanılacak bir etki bırakırlar.
Örneğin işveren, personelini işe almadan evvel bir mülakattan
geçirir. Burada amacı, sınırlı bir sürede karşısındakini en iyi şekilde
tanımaya çalışmaktır. Bu görüşmelerin sonunda bazen bir bakarsınız
33
sizden çok daha az özelliklere sahip birisi, o çok istediğiniz işe
alınmıştır.
“Bu işin sırrı nedir?” diyecek olursanız bu sorunun yanıtı son
derece açıktır: Güzel konuşmayı becerebilmek...
Çünkü konuşmak, yalnızca düz bir iletişim aracı değildir. Kişinin
tüm duyguları yanı sıra tüm düşüncelerini de çevresine ulaştırabildiği
en etkili yoldur.
Güzel konuşmak için, Psikolog Jack Marrison Pollack diyor ki:
Önce dinlemeyi bilin: Birçoğumuz, ne söyleyeceğimizi
düşünmekten, başkalarının söylediklerini doğru dürüst dinlemeyiz. Siz
onları dikkatle dinlerseniz, onlar da sizi ilgiyle dinler.
Başkalarını ilgilendiren konulardan söz edin: Karşınızdakine
yetenekli olduğu konuda konuşma olanağı verirseniz, sıkıntılı bir
sessizliği önlersiniz ve çoğunlukla karşınızdaki, anlattıklarına o denli
dalar ki iki insanın konuşmasına en çok engel olabilecek sıkılganlığı
unutmuş olur.
Sıkıcı ayrıntıdan kaçının: Konuşurken en küçük ve gereksiz
hiçbir noktayı atlamadan anlatırsanız, siz ana konuya gelinceye kadar
karşınızdaki kişi sıkılır ve bu kişinin ilgisi dağılır.
Kesin ifadelerle konuşmaya çalışın: Konuşmaya başlamadan
durup önce aklınızda sözcükleri seçin. Bir konudan ötekine atlamayın.
Konuşurken konuştuğunuz kişinin yüzüne bakın, mırıldanmayın.
Sorularınızı yerinde sorun: Bir soruyu akıllıca sorarsanız
karşınızdaki kişinin “açılmasını” sağlarsınız. “İşler nasıl?” ya da “Ne
haber?” gibi sorular gereksizdir. Fakat “İşe nasıl başladınız?” veya
“Sizce nasıl?” gibi sorular karşınızdaki kişiyi konuşturur ve sizin de
gerekenden fazla konuşmanızı önler.
Öfkelendirmeden karşı çıkmayı öğrenin: Çoğu kez ne
konuştuğunuz değil de nasıl konuştuğunuz önemlidir. Dostça bir
tartışma konuşmayı zenginleştirir; fakat sertçe söylenen bir söz, iki
tarafın da hırsa kapılıp birbirlerinden uzaklaşmalarına sebep olur.
Kimsenin sözünü kesmeyin: Biri konuşurken konuşmaya
girmeniz gerekirse konuşmayı keserken yumuşak bir cümle
kullanmanız gerekir.
Hoşgörülü ve anlayışlı olun: Çoğu kez bizi sinirlendiren ve
rahatsız eden kişilerle konuşmak zorunda kalırız. Böyle durumlarda
konuşulan konu ile ilgilenmeye çaba harcayın.
34
Övgü, çoğu zaman işe yarar: Birini haklı olarak övmek onun
ilgisini kazanmak olur. İnsanlara iltifat etmeyi öğrendiğiniz an,
sohbetiniz de daha zenginleşir.
Kendinizi birçok konuda geliştirin: Kitap okuyun, uğraş
alanları (spor, müzik vb.) bulun, araştırıcı olun. Böylece sohbetleriniz
zenginlik kazanır.
c. Konuşma Güçlüğü Çekiyor muyuz?
Konuşma gücünü nice yıllar sonra kazanan Helen Keller,
konuşamadığı yılları “suskunun köleliği” diye adlandırmıştır. Bu
adlandırmada gerçeğin payı büyüktür. Nesneler, varlıklar, olaylar,
kısaca bizi kuşatan doğal ve toplumsal çevre karşısında
düşündüklerimizi, duyduklarımızı sese, söze dönüştüremediğimiz
zaman köleyizdir. Varlığımızı kanıtlamada, dış dünya ile bağlantımızı
kurmada konuşmanın bize sunduğu olanaklardan yararlanırız. Acaba
bu olanakları gerektiği gibi kullanabiliyor muyuz? Nasıl konuşuyoruz?
Konuşma güçlüğü çekiyor muyuz? Söylemek istediklerimizi
karşımızdakilere etkili, güzel bir biçimde anlatabiliyor muyuz?
Anlatımımızı engelleyen birtakım yanlış alışkanlıklarımız var mı? Bu
konular üzerinde belki de hiç düşünmemişizdir. Şöyle bir deney
yapsaydık nasıl bir sonuçla karşılaşabilirdik? Varsayalım ki sıradan
bir günümüzün filmi yapılıyor ve yaptığımız her türlü konuşma da bir
teybe alınıyor. Böylesi bir kayıt, nasıl bir sonuç gösterecektir?
Bu kayıttan, öncelikle günün ilk saatlerinden gecenin geç
saatlerine değin türlü amaçlarla yaptığımız konuşmaları bütün
yönleriyle gözlemleyebiliriz. Konuşma güçlüğü çekip çekmediğimizi,
düşünce ve duygularımızı rahatça anlatıp anlatamadığımızı,
karşımızdakilerle doğal bir iletişim kurup kuramadığımızı anlayabiliriz.
Konuşurken hangi türden yanlışlar yapıyoruz, söylemek istediklerimizi
tam verebiliyor muyuz, bunları öğreniriz.
Konuşma sırasında yaptığımız yanlışların ayrımına varamayız.
Bunları ancak karşımızdakiler, bizi dinleyenler bilebilir. Oysa böyle bir
denemede kendi kendimizin dinleyicisi olacağımız için yanlışlarımızı
somut örnekleriyle görebiliriz. Belki tekdüze ya da çatlak, rahatsız
edici bir ses tonumuz vardır. Belki sözcükleri ağzımızın içinde
yuvarlıyoruz, gerekli vurgu ve tonlamayı yapmadan üst üste
söylüyoruz. Belki amacımızı tam karşılayacak uygun sözcükleri
seçemiyor; aşınmış, kullanımdan düşmüş sözcükler seçiyoruz. Belki
tam cümle kuramıyor, birtakım dil bilgisi yanlışları yapıyoruz. Belki
konudan sapıyor, daldan dala atlıyoruz. Belki el, kol, yüz
hareketlerimizi, bedensel davranışlarımızı konuşmanın akışına
uyduramıyoruz.
35
Bu “belkiler” daha da çoğaltılabilir. Önemli olan, kendimizi ve
konuşmamızı tanımak konuşma gücümüzü bir eleştiriden geçirmektir.
Bu da “Nasıl konuşuyorum?” sorusu üzerinde yeterince durmak,
düşünmekle olur. Öte yandan çevremizdeki kişilerin konuşmalarını bu
sorulara göre dinleyerek de böyle bir değerlendirmeyi yapabiliriz.
Hiçbirimizin konuşması tıpatıp birbirine benzemez. Çünkü
düşünsel ve dilsel yetkinleşmemiz tam bir özdeşlik göstermez. Bunda
yetişmemizin, içinde bulunduğumuz toplumsal ortamın da payı
büyüktür. Eğitimci, H. A. Overstreet bir gerçeği şöyle belirtir:
“Çocukların tümü, çevrelerindeki kişilerin diliyle konuşmaya
başlarlar, daha doğrusu konuşmayı onlardan öğrenirler. Bunlardan
ancak bir bölümü yaşamları boyunca sözlü anlatım becerilerini
geliştirebilirler. Yetişkinlik dönemlerinde konuşma sanatının
inceliklerini kullanabilen; durumlara ve konulara göre açık, etkili, güzel
bir biçimde konuşabilen bir düzeye erişirler. İyi bir konuşmanın
başarıyı hazırlayan etkenlerden biri olduğunu anlarlar. Bir bölümü ise
çevrelerinden öğrendikleri konuşma biçimini olduğu gibi sürdürürler.
Şurası açık bir gerçektir ki kişiliğimizi de düşünsel gelişimimizi de
belirleyen ana ölçüt, konuşmamızdaki yetkinliğimizdir.” Bunun
yargılardaki gerçek payını yadsıyamayız. Halk ya da bir topluluk
önünde konuşmayı bir yana bırakalım, bu gerçeği kişiler arasındaki
günlük konuşmalarda, söyleşmelerde de açıkça görebiliriz. Kimi
kişiler sıradan önemsiz bir konu üzerinde bile karşılarındakileri
ağızlarına baktırarak konuşurlar. Kendilerini büyük bir dikkatle
dinletebilirler. Çok güzel konuşan böyleleri için, “ağzından bal akmak”
deyimini kullanırız.
Konuşmalarının renkliliği, anlatışlarındaki doğallık ve içtenlik,
konuşmalarına kattıkları fıkra ve gülmece ögeleriyle büyülerler bizi.
Bunun yanı sıra, kimi kişiler de vardır, aynı konu üzerinde konuşurlar,
fakat doğru dürüst söyleyemezler söyleyeceklerini. Ağızlarından
dökülür sözcükler. Ağızlarına kira isteyen bir durumları vardır.
Mırıldanır, mızmızlanırlar sanki. Neyi, niçin anlattıklarının ayrımında
değillerdir. Ya bir sözü, bir düşünceyi yineleyip durur ya da daldan
dala atlarlar. İkide bir, “Ne diyordum? Haa! Gelelim meseleye...”
gibisinden zikzaklar çizerler. Bu da dinleyicilerini bıktırır, usandırır.
Hele kimileri de vardır ki karşısındakilere ağız açtırmaz. Sözün ucunu
bir kez ellerine geçirdiler mi konuşur da konuşurlar. Konu dışı,
gereksiz sözlerle dinleyicilerin kafalarını allak bullak ederler.
Konuşma açısından belirttiğimiz bu tipleri, şöyle alıcı bir gözle
bakarsak, kolayca bulabiliriz çevremizde. Ancak önemli olan, kendi
konuşmamızı, konuşmamızdaki eksiklikleri tanımaktır. Bu da sanıIdığı
36
gibi kolay bir iş değildir. Başkalarının eksikliklerini kolayca görebiliriz
de kendimize gelince iş çatallaşır, güçleşir. Çünkü bir tartıdan, bir
ölçüden kendimizi geçirmeye alışmamışızdır. Ne var ki güzel ve etkili
konuşma sanatını öğrenmenin ilk adımı, kendi konuşmamızı
tanımaktır. Eksikliklerimizi bilmezsek bunları gideremeyiz. Öyleyse şu
sorunun üzerinde duraIım: Konuşma güçlüğü çekiyor muyuz?
Aşağıdaki sorular, bunu anlamamıza bir ölçüde yardımcı olabilir:
- Söylediklerimi karşımdakiler kolayca anlayabiliyor mu?
- Düşüncelerimi açık ve etkili bir biçimde belirtebiliyor muyum?
- SözcükIeri söylerken söyleyiş ve dil yanlışları yapıyor muyum?
- Sesimi, duygu ve düşüncelerimi besleyecek, zenginleştirecek
bir yönde kullanabiliyor muyum?
- Tekdüze mi yoksa canlı ve hareketli bir biçimde mi konuşuyorum?
- Konuşurken bakışlarımı beni dinleyenlere yöneltiyor muyum?
- El ve yüz hareketlerimi kullanırken birtakım yapmacık durumlara
düşüyor muyum?
- Beni dinleyenlerin ilgisini dağıtacak, gereksiz ayrıntılardan, laf
kalabalığından kaçınabiliyor muyum?
- Anlattıklarımın önemine, değerine inanıyor muyum?
- Sözü başka alanlara kaydırıyor, amaçtan ve konudan sapıyor
muyum?
Kuşkusuz bu sorular kendi konuşma durumumuzu kabaca
tanıma açısından birer ipucudur. Bu eksiklikler üzerinde ileride ayrı
ayrı duracağız.
ç. Konuşma Gücümüzü Geliştirebilir miyiz?
Diyelim ki konuşma güçlüğü çekiyoruz. Birtakım temel
eksiklerimiz var. Bunları da biliyoruz. Başkaları güzel ve etkili bir
biçimde konuşuyor; ama biz öyle konuşamıyoruz. Biz de bu
eksiklerimizi giderebilir, güzel ve etkili bir biçimde konuşabilir miyiz?
Birçokları bu soruya olumlu bir yanıt vermezler. Onlara göre “güzel
konuşma sanatı” çalışmakla, özel bir çaba göstermekle öğrenilemez.
Çünkü bu bir yetenek işidir. Tanrı vergisidir. Nasıl insanların kimileri
mavi gözlü, sarı saçlı, esmer tenli doğuyorsa, bunları değiştirmek
insanın elinde değilse, konuşma işinde de bu böyledir. Kimi kişiler de
üstün konuşma yeteneğini doğuştan getiriyorlar, bunu sonradan
kazanmıyorlar. Güzel ve etkili konuşan nice kişiler var ki bunların
hiçbiri belli bir konuşma eğitiminden geçmiş değildir. Öyleyse
37
konuşmada yeteneği de, yeteneksizliği de Tanrı vergisidir. Bu yanlış
bir görüş ve düşünüştür. Çünkü bundan önceki açıklamamızda da
belirttiğimiz gibi konuşmayı ilk çocukluk yıllarımızda hiçbir çaba
göstermeden, çevremizdeki kişilerden öğreniriz. Başka açıdan
bakıldığında ise konuşma doğuştan getirdiğimiz bir yetenek değildir;
sonradan kazandığımız bir alışkanlık, bir beceridir. Her beceri, her
alışkanlık gibi bunu da zamanla ilerletir, geliştiririz. Nitekim Brayn adlı
bir düşünür şöyle der: “İyi ve güzel konuşabilme yeteneği, Tanrı
vergisi değil, çalışmakla, konuşma denemeleri yapmakla elde edilen
bir beceridir.”
Etkili ve güzel konuşma da bir bakıma sanattır. Nasıl ki her
sanatın yerleşik, temel kuralları varsa konuşma sanatının da kendine
özgü birtakım kuralları vardır. Nitekim birçok ülkenin okullarında,
üniversitelerinde konuşma sanatını öğreten özel bölümler, konuşma
laboratuvarları vardır. Buralarda konuşma sanatının kuralları, ilkeleri,
yöntemleri uygulamalı bir biçimde öğretilmektedir
2. Güzel ve Etkili Konuşmanın Nitelikleri
a. Güzel ve Etkili Konuşabiliyor muyuz?
Konuşma, karşılıklı olarak gerçekleştirilen etkileşimsel bir süreç
olduğuna göre güzel ve etkili bir konuşmanın nitelikleri üzerinde duran
konuşma uzmanları da bu sürecin eksiksiz gerçekleşip
gerçekleşmediğine bakarlar. Şöyle ki konuşma karşımızdakinde ya da
karşımızdakilerde bir yankı uyandırma, onları etkileme işi olduğuna
göre onlar üzerinde bunu yapabiliyor muyuz? Konuşmacı olarak
beklentimiz gerçekleşmiş oluyor mu? Söylediklerimizin doğruluğuna
ve geçerliğine bizi dinleyenler inandılar mı? Söylemek istediklerimizi
tam olarak iletebildik mi?
Bu ve bunlara benzer sorularla konuşmamızı değerlendirmek
için öncelikle güzel ve etkili bir konuşmada bulunması gerekli
nitelikleri, bu tür konuşmaların dayandığı ilkeleri tanımamız gerekir.
b. Güzel ve Etkili Konuşmanın İlkeleri Nelerdir?
Konuşma uzmanları, güzel ve etkili konuşmanın on temel
ilkesini belirli başlıklar altında toplamışlardır. Kuşkusuz, bunlar
donmuş, değişmez ilkeler değildir. Ancak bu ilkeleri yapacağımız bir
konuşmayı kendi kendimize değerlendirme, dinlediğimiz bir
konuşmayı eleştirebilme açısından birer ölçüt olarak kullanabiliriz.
1) İyi Bir Konuşma Yıkıcı Değil, Yapıcıdır: İnsanları
etkilemede önemli araçlardan biridir konuşma. Bu etkileme onların
duygularını kamçılama, yanlış yönlere yöneltme biçiminde
olmamalıdır. İster halk ya da topluluk önünde konuşalım ister
38
arkadaş, eş dost çevrelerinde; bizi dinleyenlerin inançlarını, değer
yargılarını göz önünde bulundurmalıyız. Bunları hiçe sayan ya da
yadsıyan bir konuşma, tepkilere yol açar. Elbette ki her konuşmanın,
bir iletisi (mesajı) vardır. Dinleyicilerimizi belli bir görüşe, belli bir
davranışa eriştirmek isteriz. Bunun için de onların duygularını
sömürmekten, özellikle kaçınmalıyız. Dinleyenleri avlamaya,
gerçekleri bir yana atıp salt duygulara yönelen bir konuşma, yapıcı bir
nitelik taşımaz. Yapıcı konuşma, dinleyicilerin inançlarını, değer
yargılarını, düşüncelerini olumlu bir yönde değiştirmeyi amaçlar.
2) İyi Bir Konuşma, İlginç ve Değerli Konuları Kapsar:
Seçeceğimiz konu, hem kendimiz için hem de dinleyicilerimiz için
ilginç olmalıdır. Açık bir gerçektir ki ilgi duymadığımız bir konuda
rahatça konuşamayız. Üzerinde konuşabileceğimiz konular sayısızdır.
Söz gelimi, günlük olaylar, yurt ve dünya sorunları, hayaller, umutlar,
düşler, korkular... vb. gibi. Bunlar, herkesin ilgisini çekecek nitelikteki
konulardır. İki kişi bile bir araya geldiğinde söz dönüp dolaşıp
bunlardan birine gelir. Konuşmanın düzeyini belirlemede de seçilen
konunun büyük bir payı vardır.
3) İyi Bir Konuşma, Konuşmacının Kişiliği ile Bütünleşir:
Konuşmacının kişisel nitelikleriyle konuşma arasında sıkı bir etkileşim
vardır. Söz gelimi, yalancılığı, ikiyüzlülüğü herkesçe bilinen birinin
“yalancılığın kötülükleri” üzerinde yapacağı bir konuşma, kimseyi
inandırmaz. Bunun gibi, konuşmacının kişisel görünüşüyle sözleri
arasında da bir bağlantı kurmak ister dinleyici. Bu yönden,
konuşmanın inandırıcılığında konuşmacının kişiliği önemli
etkenlerden biridir.
4) İyi Bir Konuşma, Belli Bir Amaca Yönelir: Yalın bir tanımla
amaç, dinleyiciler üzerinde konuşmacının bırakmak istediği etkidir.
Dinleyicilerimize neyi vermek istiyoruz? Onları neye, hangi gerçeğe
yönelteceğiz? Konuşmamız süresince bu soruları göz önünde tutmak
zorundayız. Bir amaca yönelmeden yapacağımız konuşma, dağınık,
etkisiz kalacak, dinleyicilerimizde bir karşılık uyandırmayacaktır.
5) İyi Bir Konuşma, Konuşmayı Etkileyen Etkenleri
Çözümleyerek Oluşur: Konuşmayı etkileyen etkenler şunlardır:
Konu, dinleyici, ortam ve konuşmacı. İyi bir konuşma yapabilmek için
bu ögeleri ayrı ayrı, bir bütün olarak değerlendirmeli, çözümlemeliyiz.
Üzerinde konuşacağımız konunun boyutları nelerdir? Dinleyicilerimiz
yönünden önemi nedir? Kimler için konuşacağız? Konuşacağımız
kişilerin toplumsal, kültürel, ekonomik durumları, yaş, cinsiyet
özellikleri nedir? Nerede, ne kadar süreyle konuşacağız? Konuşmacı
olarak kendi durumumuz nedir? Bu soruların üzerinde durup bir bütün
39
olarak bunları değerlendirmemiz gerekir. Konuşmamızı düzenleme,
hazırlama aşamasında bu soruları göz önünde tutmazsak başarılı
konuşma yapamayız.
6) İyi Bir Konuşma, Sağlam Bir Konuşma Yöntemi Üzerine
Kurulur: Yöntemimizi, amacımıza ve konuşma ögelerini
değerlendirmemize göre seçeriz. Genellikle konuşmalarda dört ana
amaç ve bu amaçlara yönelik dört ana yöntem vardır: Tartışma,
savunma, öğretme ve duyguIandırma. Amaçla yöntem arasındaki
bağlantıyı kurmak, başarılı bir konuşmanın ön koşullarından biridir.
Konuşmanın hazırlanışı bölümünde bu amaçlar ve yöntemler
üzerinde ayrıntılı bir biçimde duracağız.
7) İyi Bir Konuşma, Dinleyicilerin İlgi ve Dikkatini Toplar:
Hangi konuda olursa olsun, ilgi ve dikkat dağıldığı zaman iletişim de
durur. İlgi ve dikkatin diri, canlı kalması da dinleyicilerimizi
bilinçlendirmeye, onların meraklarını ayakta tutmamıza bağlıdır.
Başka bir deyişle, onları bizi dinlemeye, söylediklerimizi bizimle
paylaşmalarını sağlamaya bağlıdır. Bu da öncelikle dinleyicilerimizi iyi
tanımakla, söylediklerimizle onların ilgileri arasındaki bağlantıyı
kurmakla sağlanır.
8) İyi Bir Konuşma, Sağlam Bilgilere Dayanır: Hangi konuyu
seçersek seçelim, o konu üzerinde rahatça, doğal bir biçimde
konuşabilmemiz, konunun gerektirdiği bilgileri, araç ve gereçleri
edinmemize bağlıdır. Düşüncelerin dinleyicilere etkisiz ve etkili bir
biçimde aktarılması salt sözcüklerle, sözel simgelerle olmaz. Bunları
konunun ve durumların gerektirdiği gereçlerle de somutlaştırmak
gerekir. Varsayalım ki “köylerden kentlere göç” olayı üzerinde
konuşuyoruz; kullanacağımız sayılar, resimler daha çarpıcı, daha
etkili kılar konuşmamızı. Çünkü konuşma, görsel ve işitsel simgelerle
oluşturulan bir iletişim işidir.
9) İyi Bir Konuşma, Etkili Bir Ses Tonu, El ve Yüz
Hareketleri Gerektirir: Etkili bir ses tonuna dayanmayan, el ve yüz
hareketleriyle beslenip renklenmeyen bir konuşma, ölü bir
konuşmadır. Sözcüklerin anlam ve duygu yükü, ses tonumuz, el ve
yüz hareketlerimizle zenginleşir. İnsan sesinin değişik biçimler,
boyutlar kazanması yönünden oldukça geniş olanakları vardır. Bu
olanaklardan yararlanarak iletmek istediğimiz düşünce ve duyguları
canlı kılabiliriz. Başka bir deyişle sözü, göze ve kulağa daha iyi
iletebiliriz. Bu da konuşmamızın başarısını artırır.
10) İyi Bir Konuşma, Canlı Bir Dil, Hareketli Bir Üslup
Gerektirir: Konuşma, geniş anlamda sözlü bir iletişim biçimidir. Böyle
olunca temel aracı sözcüklerdir. Canlı, diri, amacımıza uygun
40
sözcükleri seçme, bunları cümle içinde yerli yerine yerleştirme, her
birinin ses ve anlam hakkını vererek doğru söyleme, konuşmamızın
etkisini, güzelliğini artırır. Cümlelerimiz için de bu böyledir. Kısa,
yoğun, hareketli cümleler kurma, bunlar arasındaki geçişleri doğal bir
biçimde sağlama, anlatışımızı canlılaştırır.
Sıraladığımız bu on temel ilke, güzel ve etkili konuşmanın
belirleyici özellikleridir. Bir konuşmayı, bu ilkelerin doğrultusunda
değerlendirirsek, onun başarısı üzerinde bir sonuca ulaşabiliriz.
Öyleyse bu ilkeleri kendi konuşmalarımıza uygulamaya çalışmak,
bunlara ne ölçüde uyup uymadığımızı araştırmak, konuşmamızı
geliştirmenin ilk adımıdır. Ne var ki saptanan bu on temel ilke, güzel
ve etkili konuşmanın temel noktalarıdır. Bunlar, kendi içlerinde de
birtakım temel noktaları içermektedir. Söz gelimi, konuşmanın ögeleri
olan dinleyici, konuşma ortamı, konuşmacı; konuşmanın hazırlanışını
içeren amacımızı saptama, amacımıza göre konuşma türleri ve
yöntemleri, konuşmanın gerektirdiği bilgi ve verilerin toplanması,
konuşmanın düzenlenmesi (planlanması; konuşmanın sunuluşunu
kapsayan) sunma, bedensel davranışlar, sesin idaresi, konuşmada
seçilecek dil ve anlatımın özellikleri... gibi. Bunlar üzerinde de ileriki
bölümlerde ayrı ayrı duracağız.
Görülüyor ki konuşma da bir sanattır. Bu sanatın uzun
deneyimler sonunda elde edilen ilkelerini, kurallarını tanır, bunları
biIinçle uygularsak konuşmamızı geliştiririz.
Bir kez daha belirtelim ki güzel ve etkili konuşma sanatı,
doğuştan getirilen Tanrı vergisi değildir. Bu, denemelerle, çalışmalarla
sonradan kazanılan bir beceridir. Deneyerek, çalışarak, konuşma
güçlüklerinin, özürlerinin kolayca üstesinden gelebiliriz. Sesimize,
sözümüze egemen olabiliriz. Hiçbir bedensel özrü olmayanları bir
yana bırakalım, bugün nice kekemeler bile çalışarak kekemeliği
yenmekte, güzel ve etkili konuşma sanatının inceliklerini
öğrenmektedir. Yeter ki bu öğrenme isteğini duyalım...
c. İyi Bir Konuşmacının Niteliklerini Taşıyor muyuz?
Güzel ve etkili konuşabilmek için, özellikle halk önünde ya da bir
topluluk karşısında yapılan konuşmalarda, dinleyicilerimizi, konuşma
ortamımızı tanımamız, bunları iyi değerlendirip çözümlememiz
gerektiğini belirttik. Bunu ne denli iyi yaparsak yapalım, yetmez.
Çünkü konuşmayı oluşturan ana ögelerden biri de konuşmacıdır.
Acaba konuşmacı olarak güzel ve etkili bir konuşma yapabilecek
nitelikleri taşıyor muyuz? Bu nitelikler nelerdir?
41
Bundan önceki bölümde iyi bir konuşmanın ilkelerini on ana
noktada toplamıştık. Denilebilir ki iyi bir konuşmacı, bu on ana ilkeyi
tanıyan, bunların buyruklarına uyan kişidir. Bununla birlikte yer yer o
ilkeleri de kucaklayan, güzel ve etkili konuşma sanatının inceliklerini
bilen bir konuşmacıda bulunması gerekli olan kimi nitelikleri de kısaca
açıklayalım:
Sorumluluk Duygusu: Ahlaki değerlere bağlılık, iyi bir
konuşmacının başta gelen niteliklerinden biridir. Bu da bize hem
kişilere hem de topluma saygılı olmayı buyurur. Sorumluluk
duygusundan yoksun bir kişi ise bunu umursamaz. Topluma ve
bireylere nasıl bir katkıda bulunacağı, hangi değer yargılarını, hangi
duygu ve düşünceleri aşılayacağı bir sorun değildir. Bu yüzden de
sözleriyle edimleri arasında bir uyum yoktur. Oysa, dinleyicilerimizin
bize inanabilirliği, saygınlığımız ilk elde buna bağlıdır. Yaptığımız işin
önemine, sorumluluğuna inanmazsak, dinleyicilerimizle aramızdaki
iletişim kopar. Öte yandan sorumluluk duygusundan yoksun bir
konuşmacı, gerçekleri kolayca çarpıtabilir, sözcüklerin gücüne
sığınarak kimi durumlarda dinleyenleri aldatabilir. Böylelikle bir ölçüde
başarı da sağlayabilir; ancak, bunlar gelip geçicidir. Saygınlık
kazanan, dinleyicisinin yüreğinde ve belleğinde iz bırakan
konuşmacılar, işine karşı, dinleyicilerine karşı, toplumsal ve ahlaki
değerlere karşı sorumluluk duygusuyla davranabilenlerdir.
Sağlam Bir Kişilik: İyi bir konuşmacı, dinleyicilerine tepeden
bakmaz. Düşüncelerini, duygularını, başka bir deyişle, konuşmasının
iletisini onlarla dostça paylaşmak ister. Bu da sağlam bir kişiliğin
belirleyici iki yönüne, içtenlik ve dürüstlüğe sahip olmayı gerektirir.
İçtenlik, dinleyici karşısında olduğumuz gibi görünmek ya da
göründüğümüz gibi olmaktır. İnandığımızı söylemekten kaçınır,
söylediğimize kendimiz inanmazsak, dinleyicilerimizi de kendimize
inandıramayız.
İçtenlikle dürüstlük iç içe yürür. Dinleyicilerimize söyleyeceklerimizi
dolaylamalara başvurmadan, doğrudan doğruya anlatmalıyız. Dürüst
bir konuşmacı, konuşma sanatını birtakım çarpıcı söz oyunları olarak
görmez. Söz cambazlığına sırt çevirir, söyleyeceklerini en yalın
biçimde, yapaylığa, yapmacıklığa düşmeden verir. Yalınlık da sağlam
bir kişiliği oluşturan nitelikler arasında yer alır.
Dinleyicilerimizi büyüleme, kendimize bağlama; söz cambazlığı,
söz oyunlarıyla değil, kendimize ve onlara güvenmemizle gerçekleşir.
Dinleyenlerimizin iç evrenlerine girme, onların yaşantıları, söz
dağarcıklarıyla antenlerimizi birleştirme ancak kendi duyarlığımızı
yapaylığa düşmeden dışlaştırmamızla olabilir.
42
İçtenlik, dürüstlük, yalınlıkla birlikte, dinleyicilerimiz bizden
hareketli, canlı, renkli bir söyleyiş de bekler. Kuşkusuz bunlar da
sağlam bir kişiliğin belirleyici özelliklerindendir. Konuşmamız duygusal
ögelerden yoksun, dümdüz, ölü ise dinleyicilerimizle aramızdaki
iletişim kopar. Bu kopuşu yansıtan en iyi ayna da dinleyicilerimizin
yüzleridir. Etkileyen gücümüzü, söylediklerimizi dinleyicilerimizin
bizimle paylaşıp paylaşmadığını bu aynada görebiliriz.
İçtenlik, doğruluk, nesnellik, yalınlık, canlılık gibi niteliklerin yanı
sıra gülmece ya da eski deyişle, mizah duygusu da sağlam bir
kişiliğin belirleyici yönlerindendir. Konuşmamıza yumuşaklık, esneklik
kazandırma, renklilik ve tazelik vermede bu duygunun önemli bir
katkısı olabilir. Konuşmamızın akışı içinde zaman zaman bu
duygudan yararlanma, dinleyicilerimizi gerginlikten kurtarır. Onların
ilgilerini toplar. Ancak bu, ileride de değineceğimiz gibi işlevsel bir
özellik taşımalıdır.
Düşünsel Olgunluk: Etkili bir konuşmacı, öncelikle üzerinde
konuşacağı konu üzerinde düşünsel bir olgunluğa kavuşmuş
olmalıdır. Bu kitap boyunca sık sık değineceğimiz gibi belli bir bilgi
birikiminden yoksunsak, söyleyeceğimiz söz yoksa, konuşma
sanatının kurallarını, ilkelerini ne denli iyi bilirsek bilelim yine de etkili
ve güzel konuşamayız. Düşünsel olgunluğumuz da bilgi
dağarcığımızın zenginliğine bağlıdır. Konumuzu seçmeden, konunun
geliştirilmesinde kullanacağımız verileri açıklamada göstereceğimiz
başarı, düşünsel olgunluğumuz ve bilgi dağarcığımızın zenginliğiyle
orantılıdır.
Bilgi dağarcığımız, salt öğrenim yoluyla edindiklerimizden
oluşmaz. Gözlemlerimiz, yaşantılarımız, kısaca edintilerimizin
tümüdür bu dağarcık. Ancak her konu, özel bilgiler gerektirir. Bu da
bizi, araştırmaya, okumaya yöneltir. Bu nokta üzerinde bundan
sonraki bölümde ayrıntılı bir biçimde duracağız.
Konuşma Yönteminde Ustalık: Etkili ve güzel konuşma,
konuşma sanatının ilkelerini tanımayı, bunları konuşma süresi içinde
uygulamayı gerektirir. Konuşmacı olarak bu ilkeleri tanıyacak,
konuşmamızı bunların kılavuzluğunda hazırlayacağız. Her konuşma,
özellikle halk ya da belli bir topluluk önünde yapılan konuşmalar,
belirli aşamalardan geçerek hazırlanır. Her aşamada yapmamız,
uymamız gereken işler, kurallar vardır. Örneğin, konumuzu seçme,
amacımızı belirleme, amacımız doğrultusunda bilgi toplama, bilgileri
düzenleme, konuşmamızı sunma gibi... Bundan sonraki bölümde
bunları ayrı ayrı ele alacağız. İyi bir konuşmacı, bu noktalarda belirli
becerileri kazanmış olan kişidir.
43
Buraya değin söylediklerimiz, konuşmayı etkileyen etkenler
üzerinde birtakım kuramsal öğütler ve saptamalardır. Önemli olan,
bunları işe, uygulamaya dönüştürmektir. Daha doğrusu, alışkanlık
durumuna getirmektir. Bu da güzel ve etkili konuşmanın ilkelerini,
kurallarını tanımayı aşan bir iştir. Tek başına tanımak yeterli
değildir. Tanıdığımız bu kuralları, ilkeleri uygulayamazsak bunlar,
birer süs bilgi olmaktan öteye geçemez.
Konuşmayı etkileyen etkenlerle ilgili olarak söylediklerimiz,
güzel ve etkili bir konuşmanın ilkeleri diye gösterdiklerimiz
gerçekte bugüne değin yapılmış birtakım denemelerin ürünüdür.
Yine, bunlar, başarılı ve başarısız konuşmaların
değerlendirilmelerinden, eleştirilerinden çıkarılmış sonuçlardır.
Bize geçmişin bir mirasıdır. Bu mirastan yararlanmamız, bizi
başarısızlığa düşmekten kurtarır.
3. Etkili Konuşmada Dikkat Edilmesi Gereken Konular
a. Yüz Yüze Konuşma
“İnsan beyni doğduğunuz andan itibaren çalışmaya başlar ve
toplum karşısında konuşmaya kalktığınız ana kadar durmaz.”
George Jessel
Er ya da geç bir topluluk karşısında konuşmak zorunda
kalacaksınız. Hele ordudaysanız bu kaçınılmazdır, engel olma
olasılığınız düşüktür ve konumunuz yükseldikçe de kaçınılmaz
olacaktır. Bu durum sizi düşündürüyor ve sıkıntıya sokuyorsa yalnız
değilsiniz. Araştırmalara göre çoğu insan, topluluk karşısında
konuşmayı ölüm korkusundan sonra ikinci sıraya koyar.
Deneyimsizseniz; bu bölümdeki konuşma ipuçları ve esasları, size bu
konuda yardımcı olacaktır. Başarılı bir konuşmacıysanız, bu bölümü
tekrarlama açısından gözden geçirin ya da atlayın.
Hedeflerinizden biri, konuşma düşüncenizi geliştirmek olmalıdır.
Olumlu düşünün ve mükemmel olmak üzerine değil gelişmek üzerine
odaklanın. Konuşma da dinleme gibi bir beceridir; bir kere temelini
kaptığınız zaman geri kalanı; uygulama güzelleştirme ve tarzdır. İlk
hatalarınızdan utanabilirsiniz; fakat yaşamaya devam edersiniz.
Çoğumuz konuşmacı olmayabiliriz; fakat temel ölçütleri öğrenirsek
hepimiz daha etkili konuşabiliriz. Mümkünse çevrenizdeki başarılı
insanlardan konuşma ipuçlarını öğreniniz. Zaten başarılı bir
konuşmacıysanız bildiklerinizi diğerleriyle paylaşın. Herkes nesnel ve
zamanında geri besleme alırsa konuşmasını geliştirebilir.
44
b. Her Şey Konuşma Tarzında Başlar
1) Sözlü İletişim
Bilginizi ve düşüncelerinizi iletmek için sesinizi nasıl etkili
kullanırsınız? Konuşma hızında, ses tonunda, vurgulamada, durmada
ve sesinizin diğer etkenlerinde kontrolünüz vardır. O zaman
sunumunuzun ilginç olması için sesinizi kullanın. Ne demek
istediğimizi anlamak için bu bölümü dikkatli okuyun.
Konuşma Hızı (Oran / Ritim)
Her konuşmaya uyan bir konuşma hızı yoktur. Yine de
unutmayın, insanlar bir dakikada konuşulan 120 sözcüğün 4 - 5 katı
daha hızlı dinleyebilir. Bu yüzden çok yavaş konuşursanız, sizin
konuşmanızdan daha hızlı bilgi alan birinin dikkatini ve ilgisini
kaybedebilirsiniz. Diğer taraftan, her zaman aynı konuşma hızını
kullanmak istemeyebilirsiniz. Sunumunuz esnasında neye vurgu
yapmak istiyorsanız orada ses seviyenizi yükseltin.
Ses Seviyesi / Gürültü
Ses seviyesi konuşmanıza vurgu yapabileceğiniz başka bir
sözlü tekniktir. Mümkünse odayı hangi ses seviyesi kullanacağınıza
dair kontrol edin ve unutmayın ki kalabalık ortamlar sesi yutar. Seyyar
mikrofon, özellikle büyük salonlarda, alçak sesli konuşmacılar için iyi
bir çözümdür. Bir noktaya vurgu yapmak için sesinizi alçaltın veya
yükseltin. Sesinizi alçaltmanız ve yumuşatmanız, vurgu yapmak için
daha etkili bir yoldur.
Vurgu / Ayar
Vurguyu etkili kullanmak için bir müzisyenin yeteneklerini pratik
yapmanız gerekir. Vurgu, ses perdesindeki notaların kullanımıdır.
Sizin için uygun bir ses seviyesinden başlayın ve daha sonra vurgu
için sesinizi alçaltın veya yükseltin, bunu da sesli - sessiz harflerdeki,
sözcüklerdeki ve cümlelerdeki vurgulara dikkat ederek yapınız.
Konuşmanızdaki “kesinlik” ifadelerinde yüksekten alçağa, şüphe
ifadelerinde ise “alçaktan yükseğe” tonlama kullanın. Tonlamadaki bu
değişiklikler konuşmanızı tekdüzelikten kurtarır ve dinleyicinin ilgisini
toplar.
Durak / Nefes Kontrolü
Duraklar size nefes alma, dinleyicilere de sizin düşüncelerinizi
anlama fırsatı verir. Asla acele etmeyin. Ara sıra durun ki izleyici ne
demek istediğinizi anlasın. Burada önemli soru, nerede duracağınızdır.
45
Konuşmadaki duruşlar, yazıdaki noktalamalar gibidir. Kısa
duruşlar cümledeki iki ayrı noktayı, uzun duruşlar da cümlenin bittiğini
anlatır. Aynı zamanda uzun duruşlar da bir düşünceden diğer
düşünceye geçerken kullanılabilir. Bu duruşlar size uzun gelebilir;
fakat genelde sizin düşündüğünüzden çok daha kısadır.
Dinleyicileriniz de bundan memnun olacaktır. Fakat konuşmanızı
gereğinden çok duraklamalarla da bölük pörçük bir hâle getirmeyin!
Telaffuz ve Türkçe
Telaffuzunuz Türkçeye olan hâkimiyetinizi gösterir. Söyleyiş,
sözcükleri anlaşılır bir şekilde ifade etme sanatıdır. Telaffuz ise
sözcükleri doğru söyleme sanatıdır. Düşüncelerinizi iyi ifade
edebilirsiniz; fakat yine de sözcükleri yanlış telaffuz edebilirsiniz. Ne
yazık ki çoğu insan sözcük telaffuzunu veya yanlış telaffuzu zekânızla
doğru orantılı düşünecektir. Kendinizi dinleyin, sözcüklerinizi
netleştirin ve dilinizi anlaşılabilir ve izleyicilere uygun hâle getirin.
Telaffuzdan emin değilseniz, işinize başlamadan önce sözlüğe
bakınız. Ayrıca İnternetteki bazı sözlüklerden de sözcüğü telaffuzuyla
dinleyebilirsiniz.
Uzunluk / Zamanlama
Sunuculuk öğretmenlerinin “zamanlama” konusu üzerinde
neden çok durduğunu hiç merak ettiniz mi? Çünkü sunumun
uzunluğu çok önemlidir. Askerî ortamda düşüncelerinizi kısa ve etkili
ifade etmelisiniz. Sözlü iletişimde ana kural konuşmayı kısa ve hoş
tutmaktır. Gereksiz yere vaktini alan birini hoş görecek çok az kişi
vardır. Konuşmadan önce elinizdeki malzemeyi toplayın. Ne
söylemek istediğinizi bilin. Aklınızın bir köşesinde her zaman
amacınızı ve izleyicinizi tutarak konuşun. Konuşma yaparken sesinizi
kontrol etme ve yönetmek için gerekli noktalara değindik. Bu
tavsiyelerimize uyarsanız herkesin imreneceği bir “radyo sunucusu”
sesine sahip olursunuz. Fakat hepsi bu kadar değil. Toplum içinde
konuşmak için sesinizi yönetmekten daha fazlasını yapmalısınız.
Jestlerinizi, mimiklerinizi, hareketlerinizi heyecanınızı kontrol altına
almalısınız.
2) Sözsüz İletişim
“İlk izlenimi vermek için ikinci bir şansın yoktur.”
Birçok çalışma göstermiştir ki insanlar sözlü olarak anlatılanların
%10’unu hatırlarlar. İlk izlenim ise daha çok sözsüz iletişime bağlıdır.
Sözsüz iletişimin unsurları kıyafetiniz, kendinizi nasıl taşıdığınız,
mimikleriniz ve diğer beden dilleridir. Karşılaşacağınız en büyük sorun
endişeleriniz olacaktır. Bu yüzden sahne korkusunu üzerinizden
46
atmaya hazır olun. Sahne korkusu, yanlış yönlendirilmiş enerjimizden
başka bir şey değildir; hissettiğimiz endişe veya heyecan başkalarının
göreceği bir şekilde ortaya çıkar. Çoğunuz çok güzel bir sunumun
sadece heyecanı kontrol edememekten dolayı kötü bir sunuma
dönüşmesine şahit olmuşsunuzdur. Aşağıda, sahne korkusunu
yenebilmeniz ve en iyi adımı atabilmeniz için size bir kontrol listesi
verilmiştir. En azından bu ipuçları ile izleyicilerinizi aldatabilirsiniz.
Unutmayın; heyecandan tamamen kurtulmak imkânsızdır. Fakat
heyecanınızın mesajınızı etkilemesini engelleyebilirsiniz.
Terli Eller Korkusunu Yenmek
- İzleyicilerinizi çözümleyin: Dinleme özellikleri, gereksinimleri,
davranışları ve eğitim geçmişleri... Bu sizin bilinmeyen sebepsiz
korkunuzu yenmenizi sağlayacaktır.
- Konuşma yaptığınız yeri kontrol edin. Gelecek izleyiciyi alacak
kapasitede mi?
- Tahtası var mı? Görsel yardımcılarınızı kullanabileceğiniz yer
var mı? Masalar, sandalyeler, havalandırma, ışık, kalemler, kâğıt,
telefonlar, fazladan projeksiyon lambası, vb... Bu yardımcılar düzgün
çalışıyor mu?
- Uygulama! Uygulama! Uygulama! Teyp, kamera, uzun ayna,
hatta arkadaşlarınızı kullanarak uygulama yapın. Ofiste veya başka
bir yerde “kuru geçiş” yapmayı deneyin. Uygulama her şeydir.
- Konuya girişinizi ve ana meseleye geçişinizi unutmayın. Bu
size her zaman ilk ve en zor anlarda yardımcı olacaktır.
- Her zaman güler yüzlü ve olumlu olun. İzleyicileriniz sizden
başarmanızı bekliyor.
- Endişelerinizi ve heyecanınızı içinizde saklayın. Hataları siz
söylemedikten sonra dinleyiciler anlamayacaktır.
- Sahneye çıkmadan hemen önce kısa bir yürüyüş yapın ki bir
miktar enerjinizi alsın.
- Mesajı verin. Dikkatleri mesajın üstüne çekin, kendi üzerinize
değil.
- Göz temasında bulunun ve geri besleme alın. İzleyicinizle
oynayın. İzleyicileriniz onlara konuştuğunuzu ve baktığınızı bilsinler.
Bu onların dikkatini çekecektir. Sadece notlarınıza bakarsanız
izleyicilerin ilgisini kaybedersiniz. Onların uyuduklarını bilmezseniz,
onları uyandıramazsınız!
47
- Konuşmacıların seviyesine uygun dil kullanın. Kısaltmalar
kullanın ve cümleleri kısa tutun. Soyut ve karmaşık meseleleri
anlatıyorsanız anahtar sözcükler üzerinde durun ve ayrıntılı, özel
örneklerle açıklayın.
- Sunumunuzu gazete kupürü, karikatür, müzik, uygun ve ilgili
sözler kullanarak zenginleştirin.
- Enerji fazlalığınızı doğal yollarla harcayın. Yüz ifadeleriyle,
jestlerle, yürüyerek ve parmaklarınızı kürsüye veya sandalyeye
bastırarak yüz ifadenizi, ellerinizi ve kollarınızı konuşmanızı etkili
kılmak amacıyla kullanın; ama kesinlikle aşırıya kaçmayın. Geri
yaslanmak, vücudu ileri itmek veya sağa sola yatmak ya da ayakları
bükmek enerjiyi atmak için geçerli bir davranış tarzı değildir. Bu
endişe verici durumlarla ilgili daha fazla bilgiyi yeri geldiğinde
vereceğiz.
- İyi görünmek, özgüven oluşturur ve izleyicilere karşı kredinizi
artırır. Saç tıraşına ihtiyacınız var mı? Üniformanız ütülü mü?
Rütbeleriniz ve isimliğiniz düzgün olarak takılmış mı? Düğmeler takılı
mı? Ayakkabılar boyalı mı? Dik, uyanık ve sakin misiniz? Unutmayın,
dağınık bir üniforma ve şaşkın davranışlar, dağınık ve şaşkın bir
konuşmacı demektir. Adil veya değil; ama izleyicinin beyni böyle
çalışır. Hepimiz doğal birer eleştirmeniz!
Garip Davranışlar
Endişeyle ilgili son birkaç söz daha. Göz önünde olduğumuzda
çoğumuzun yaygın olarak kullandığı garip davranışları olur. Burada
önemli olan kendi garip davranışlarımızı bilmek ve bunlarda aşırıya
kaçmamaktır. Her zaman kendinizi kontrol ediniz ve geri besleme
alınız. Zaman içinde bunu sanata çevireceksiniz. Biz aşağıya birkaç
tanesini çıkardık. Bunlardan hangisi size uyuyor?
- Filika: Bu tür konuşmacı kendisini, canını kurtaracakmış gibi
sahneye veya kürsüye bağlayan kişidir. En büyük korkusu, önünde
kendisini güven ve huzur içinde hissettiği tahtayı terk etmektir; bu
yüzden de ümitsizce iki eliyle kürsüye sarılır. Bu konuşmacı için
sahnede yürümek düşünülemez bile.
- İncir yaprağı: Bu konuşmacı yukarıdaki durumdan biraz
kurtulup ara sıra izleyici önünde tur atan kişidir, fakat ellerini ne
yapması gerektiğini hâlâ bilmez. Bu konuşmacı hızla, filika olan
kürsüye dönmek ister; ama onun yerine sabit duran kollarında incir
yaprağı gibi bir el diğerinin üzerindedir ve eller dinlenmededir. Bu
resmi canlandırabildiniz mi?
48
- EI yıkayanlar: Bunlar, tüm heyecanını elinde tutan
konuşmacılardır. Bunlar konuşurken ellerini yıkarlar da yıkarlar. Tüm
bu sürtünme sonunda ellerinde ısıdan dolayı yara olacağını
sanırsınız; fakat onlara bir şey olmaz! Onların bu davranışına
odaklanır, asıl konuşmayı kaçırırsınız.
- Kafesteki kaplan: Bu konuşmacıları dinlemek tenis maçı
izlemek gibidir. Bu konuşmacılar sahnenin bir tarafından diğer
tarafına volta atarlar, nabızlarını ölçmek için bile durmazlar. O kadar
çok enerji harcarlar ki sunumları bedensel bir çalışma olarak
adlandırılabilir. Bu tekniği el yıkamayla birleştirirlerse kalori
harcamaları çok daha fazla olur.
- Sallananlar: Sallananlar, özgürlüklerine kavuşmak isteyen
kaplanlar gibidir. Sahne korkusunun en yüksek basamaklarını
yaşamışlardır ve onlarda artık terleme ve ağız kuruluğu yoktur. Onlar
sadece sahnede konuşamama ve ayakta sabit duramama sorunu
yaşarlar. Konuşma deneyimleri onları eğitmiştir; fakat bu sanatı
istenilen rahat konuşma noktasına kadar getirmemiştir. İki türü vardır:
İleri - geri ve sağa - sola.
- Cep düşkünleri: Evet, kurallara uymuyor belki; ama bu türler
kesinlikle ceplerini diktirmelidirler. Çünkü ne zaman konuşmaya
başlarlarsa, akşam yediklerinden çocukluklarına kadar her şeyi
anlatırlar. Bu türler ümitsizce, el yıkayanlar veya incir yaprağı grubuna
dâhil olmak istemediklerinden ellerini ceplerine hapsederler. Bu
hareketin seyirciyi kızdırıp dikkatlerini dağıtacağını unuturlar. Bu
konuşmacılar ellerinde bir şey tutmanın onları “el yıkayanlar” grubuna
dâhil etmeyeceğine inanırlar.
- Kalemle oynayanlar: Bu konuşmacılar cep düşkünlerine
benzerler. Elleriyle bir şey yapıyor olmak zorundadırlar. Bütün
kalemler ve benzer nesneler bu konuşmacı sunumunu yapmak için
ayağa kalkmadan önce kürsüden kaldırılmalıdır. Kendilerini
ellerindeki bir kalemle oynamak zorunda hissederler ve bu da
genellikle izleyiciden iyi puan almaz.
Bu hareketler kendi başlarına bir konuşmacının başarısızlığına
sebep olmaz; fakat aşırıya kaçarsa sorun oluşturabilirler. İzleyiciler
konuşmacıyı dinlemek yerine onun hareketlerine takılabilir. Bir kez
daha belirtelim, bu tarz hareketleri herkes bir veya birkaç kez yapar.
Davranışlarınızdan haberdar olun, onları kontrol edin ve onların
sürekli davranışlarınız olmasına ve mesajınızın etkisini azaltmasına
izin vermeyin.
49
4. Konuşma Biçimi: Doğaçlama, Hazırlıklı ve Yazılı Metin
Sözlü iletinizi ulaştırma biçimi, hazırlanmanız gereken
zamandan, iletinin doğasına kadar birçok etkenden etkilenebilir.
Genel olarak kullanılan yapılar aşağıda ifade edilmiştir:
Doğaçlama: Doğaçlama, bir soruyu yanıtlanırken veya
sahneye çıkmak zorunda olduğumuz zamanki konuşmadır. Haberimiz
olmadan birkaç dakikalığına yaptığımız konuşma şeklidir. Bu işi çok
iyi başarabilmeniz için öz güveninizin çok yüksek, konuya
hâkimiyetimizin çok iyi ve ayaklarınız üzerinde düşünebilme
yeteneğinizin olması gerekir. Mükemmel bir konuşmacı, sözlü
iletişimde en yüksek noktaya ulaşmış kişidir.
Hazırlıklı Konuşma: Bu tür konuşmalar hazırlanmaya fırsat
bulduğumuz zaman yaptığımız konuşma tarzlarıdır. Çoğu askerî
konuşma bu şekilde yapılır. Bu, bir şeyler yazıp ezberlememiz
anlamına gelmez; fakat genellikle iyi bir planlama ve ön hazırlık
gerektirir. Anlık ve doğal olarak, konuşma esnasında özel sözcük ve
kalıplar kullanılır.
Yazılı Metinden Konuşma: Bu tür konuşmalar kesinlikle her
sözcüğün mükemmel olması gerektiği yerlerde kullanılır. Bu tür bir
konuşmayı yapabilmek için söylenecek her şeyin çok iyi belirlenmesi
ve kelimesi kelimesine bir hazırlık yapılması gerekir. Daha çok üst
düzey toplantılarda, çok karmaşık ve tartışmacı bir dil kullanılacağı
zaman kullanılır. Aynı zamanda senede birkaç kere yapılması
gereken rutin brifingler için ya da çok resmî kutlamalarda (emeklilik
veya madalya törenleri gibi) yapılır. Yazılı metin ile konuşma
yapmanın avantajları şöyledir:
- Temel konunun atlanmayacağını garanti eder.
- Hazırlıksız bir konuşmada olabilecek hatalar bu konuşma
türünde olmaz.
- Gerekliyse kesin tanımı ve tam cümleyi verir.
- Fazla yoğun hazırlanmadan ve prova yapmadan, konuya hâkim
olmayan bir personelin de böyle “konser ve brifing” verebilmesini sağlar.
UYARI: Yazılı bir metinden konuşma brifinge tat katar mı?
Kesinlikle hayır. Yetenekli bir konuşmacı değilseniz ve sözcükleri
olduğu gibi okuyorsanız bu kesinlikle çok sıkıcı olur. Konuşmacılar
genellikle uyaranlardan yoksun, göz kontağı kurmadan ellerindeki
metni alıp kürsünün arkasına geçerler. İzleyiciler sizin konuşma
metninin arkasına saklandığınızı ve kesinlikle hiçbir şey bilmediğiniz
bir konu hakkında konuştuğunuzu düşünürler. Ayrıca dinleyicilerinizi
50
bilirsiniz. Sizin okuduğunuz bu metni kendilerinin de okuyabileceğini
düşünürler. Bir konuşma metnini düzgün okuyabilmiş ve bittiğinde
hâlâ izleyicilerinizle doğrudan gözle iletişim kurabiliyorsanız başarılı
bir konuşmacısınız demektir.
İyi bir konuşma ve güzel bir hazırlık için bazı temel esaslar
şöyledir:
- Brifingi hazırlamak:
Okunması kolay, en az 12 puntodan oluşan bir metni sanki
konuşuyormuş gibi yazınız.
Hazırladığınız sayfanın sadece üstten 2 / 3’üne yazınız ki
gözleriniz aşağıya düşüp de izleyicilerinizle göz kontağınız kopmasın.
Boşlukları iki veya üç yapınız ve kesinlikle satır sonunda bir sözcüğü
veya sayfa sonunda bir tümceyi bölmeyiniz.
Sayfayı kalın harflerle numaralandırınız.
Vurgu yapmak istediğiniz sözcüğün altını çiziniz ve uzun bir
duruş yapmak istediğiniz yeri işaretleyiniz.
Görsel yardımcıları kullanacağınız yerleri belirleyiniz ve
işaretleyiniz.
- Uygulama yapınız.
- Yazıyı tekrar tekrar neredeyse ezberleyinceye kadar okuyunuz.
- Ses, göz teması ve vurguları kullanınız.
- Söylenmesi zor sözcüklerden ve uzun cümlelerden kaçınınız.
- Cümlelerinizi bitirirken ve duygusal bir şeyler söylerken
izleyicilerinize bakınız.
- EI hareketlerini kullanmayınız ve heyecanınızı yenmek için
uğraşta bulununuz.
- Görsel yardımcıları kullanınız.
- Öz güvenle bitiriniz.
- Neden okumayı tercih ettiğinizi kesinlikle belirtmeyiniz. Güzel
hazırlanmışsanız fark edilmeyecektir.
- Esnek olunuz. Gerektiğinde bazı yerleri de konuşma esnasında
kaldırabilirsiniz.
“Sonuç olarak” cümlesinden sonra konuşmanızı kesinlikle
uzatmayınız.
51
Sonuç bölümünde konuşmanıza yeni bilgiler eklemeyiniz.
Üç sunum şeklini de (doğaçlama, hazırlıklı ve yazılı metinden)
iyi kullanan birisi her zaman çok kıskanılır. Konuşmacı olarak bilgili,
güvenli olarak görülürler; çünkü ev ödevlerini çok iyi yapmışlardır.
Konularında uzman olabilirler ve düşüncelerini açık ve net bir şekilde
dinleyicilerine aktarabilirler. Sunumlarını iyi araştırmış, iyi
hazırlanmışlardır. Konuşmadan önce kesinlikle çok dikkatli düşünürler
ve her zaman ana düşüncelerini ortaya koyar, ne söylenmesi
gerekiyorsa onu söylerler. En önemlisi susacakları zamanı bilirler.
Hazırlanmanın, pratik yapmanın ve çalışmanın yerini tutacak başka
bir şey yoktur. Hazırlanmaya vaktiniz varsa kesinlikle hazırlanınız.
5. Konuşma Türleri
Yapılışlarına ve yapılarına göre konuşmaları iki ana türde
toplayabiliriz: Hazırlıklı konuşmalar, hazırlıksız konuşmalar. Hazırlıklı
konuşmada bildiğimiz gibi, konumuzu önceden seçiyor, amacımızı
belirliyor, bilgi topluyor, topladığımız bilgileri düzenliyor, sonra da
bunları konuşma metnine dönüştürüyoruz. Başka bir deyişle, ne
söyleyeceğimizi, nerede söyleyeceğimizi, kimlere söyleyeceğimizi
biliyoruz önceden. Oysa, kimi durumlarda böyle bir ön hazırlık
yapmadan konuşmak zorunda kalabiliriz. Diyelim ki bir anma ya da bir
okulun bitirme törenine katılmış olabiliriz. Bizden de o anda bir
konuşma yapmamızı isteyebilirler. Yapacağımız konuşma içimizden
geldiği gibi olacaktır. Bir de günlük, yani karşılıklı konuşmalarımız
vardır. Bunların tümünü burada ele alacak değiliz. Başlıcalarını genel
çizgileriyle belirtmekle yetineceğiz.
Konuşmaları belirli türler içinde toplarken onların amacını,
yapılış biçimlerini, oluşumunu göz önünde bulunduruyoruz. Yoksa
bunlar kesin çizgilerle birbirinden ayrılmaz. Dahası yer yer birbirleriyle
de kesişirler. Bu ayırmada konuşmanın işlevini de bir ölçüt olarak
alabiliriz. Amaç, işlev, yapılış yönünden başlıca konuşma biçimlerini
belirli adlar altında toplayabiliriz:
a. Günlük Konuşmalar
Evde, yolda, sokakta, okulda, iş yerinde, kahvede veya parkta
kısaca günlük yaşamın her kesiminde arkadaşlarımızla ve
çevremizdeki diğer insanlarla karşılaşır, merhabalaşır, selamlaşıp
esenleşerek şuradan buradan konuşuruz. Bu konuşma, öteki
konuşma biçimlerine göre yaşamımızda daha çok yer tutar. Belli bir
amaca yönelik olanları da vardır olmayanları da vardır.
1) Gelişigüzel Konuşma ve Söyleşmeler: Bu, tanıdıklarımız,
eş ve dostlarımızla olduğu gibi herhangi bir ortamda yeni tanıştığımız
52
kişilerle de dereden tepeden, şuradan buradan, daldan dala atlayarak
yaptığımız konuşma biçimidir. Adlandırmamızdan da anlaşılacağı gibi
öyle önceden amacı belirlenmez, özel bir hazırlık gerektirmez.
Kuşkusuz özel bir hazırlık gerektirmez ama yine de uymak ya da
izlemek zorunda olduğumuz kimi ilkeleri vardır. Şöyle ki bu tür
konuşmalar gelişigüzel biçimde başlar; ama daldan dala atlanarak
değişik konuların kapısını çalarız. Sanattan siyasete değin bin bir
türlü konuyu gelişigüzel konuşuruz. Söyleşi havası içinde şurasından
burasından irdelenir.
Gelişigüzel konuşma ya da söyleşmelerde kendimizi
dinletebilmek için dinlemeyi bilmeliyiz. Karşımızdakine saygı ile
davranmalı, içten olmalıyız. Bu tür konuşmaları ballandıran bu
içtenliktir. İçtenliğin yanı sıra şu noktaları da aklımızda tutmalıyız:
- Konuşurken kendimizden çok söz etmemeli, “ben şöyleyim,
ben böyleyim” cümlelerinden sakınmalıyız.
- Hep kendimiz konuşmamalı, karşımızdakine de konuşma
olanağı vermeliyiz.
- Karşımızdakinin sözünü ağzından almamalı, konuşmasını
kesmemeliyiz.
- Çevremizdekileri ya da karşımızdakini incitici, kaba, argo
sözcük ve deyimleri kullanmaktan kaçınmalıyız.
- Sesimizi, ses tonumuzu iyi ayarlamalı bağırarak konuşmaktan
çekinmeliyiz. Bunun gibi duygu, düşünce ve yaşantılarımızı anlatırken
her türlü abartıdan özellikle kaçınmalıyız .
- İki kişi konuşuyorsa konuşmaya katılmanın uygun zamanını
beklemeliyiz. Bu da karşımızdakilerin konuştukları konuda
düşüncelerimizi, görüşlerimizi sormalarıyla ortaya çıkar.
2) Görüşmeler (Mülakatlar): Görüşme, günlük konuşmaların
bir amaca yönelik özel bir türüdür. Görüşmelerin hangi amaçla
yapılacağını, görüşmeden önce ne gibi bir ön hazırlık yapmamız
gerektiğini daha önceki bölümlerde kısaca belirtmiştik. Yapacağımız
görüşmenin verimli ve başarılı olması, kimi noktalara uymamızla
gerçekleşir. Önce kiminle görüşeceğimizi kararlaştırmalı,
görüşeceğimiz kimseyle nerede ve ne zaman, hangi konuda
görüşeceğimizi belirtmeli, gerekli hazırlıkları yapmalıyız. Bu konudaki
yayınları olanaklar ölçüsünde gözden geçirmeliyiz. Ne soracağımızı
saptamalı, her soruyla neyi öğrenmek istediğimizi açık seçik
saptamalıyız. Soruları sorarken aldığımız yanıtlara göre gerekirse
yeni sorular sorabilmeliyiz.
53
3) Öğretici ve Tartışmacı Boyutlu Konuşmalar: Dinleyici ya
da konuşmacı olarak katıldığımız konuşmaların büyük bir bölümü de
öğretici ve tartışmacı boyutlar taşır. Bir gerçeği öğretme, bir düşünce
ya da bilgiyi yayma doğrultusunda olabileceği gibi kimi gerçekleri
ortaya çıkarma, yerleşik kanı ve düşünceleri değiştirme yönünde de
olabilir. Bunların başlıcalarını ana noktalarıyla tanıyalım:
a) Rapor ve Konferanslar: Bizi konuşmaya iten temel
amaçlardan biri de öğretme, bir düşünceyi, bir duygu ya da yaşam
gerçeğini karşımızdakilerle paylaşma isteğiydi. İşte bir düşünceyi, bir
duyguyu, bir insan ya da toplum gerçeğini dinleyicilere açıklama,
onları bilgiyle donatma ereğiyle yaptığımız konuşmalar, rapor ve
konferans adıyla adlandırılır.
Bu tür konuşmalarda başarı sağlama ne için, kimin için
konuşacağımızı bilmeye bağlıdır. Dinleyicilerimizin düzeyini, onların
hangi türden bilgiye gereksinim duyup duymadığını bilmeyi gerektirir.
Bu bağlamda değişik rapor türlerinden söz edebiliriz. Söz gelişi bir
öğretmenin sınıfında verdiği ders, bir tür sözlü rapordur. Amaç,
öğrencilerin bilgi dağarcığını zenginleştirme, bilgi düzeyini
yükseltmedir. Bunun gibi, bir şirket ya da derneğin sorumlu yöneticisi,
dernek ya da şirketin siyasetini belirleyecek yönetim kuruluna rapor
verir. Bu durumda onları kolayca karar alıp uygulayacak bilgiyle
donatır. Bazen de bir kurum ya da kuruluşun danışmanı değişik soru
ve sorunlar üzerine rapor düzenler, ilgililere sunar.
İyi bir rapor, bilgileri tam, açık ve aydınlık, ilgi çekici bir biçimde
yansıtmalıdır. Bunun için de daha önceki bölümlerde değindiğimiz bir
konuşma metninin hazırlanmasında uyulacak kurallara bağlı
kalınmalıdır. Sorun sınırlandırılarak ele alınmalı, açık ve anlaşılır
biçimde bölümlere ayrılmalı, öne sürülen düşünceler ve iletilecek
bilgiler genellemelerden uzak, özel ve somut biçimde yansıtılmalı,
ana ve yardımcı noktaları içeren bir cümle planı hazırlanmalı,
hazırlanan plan açıklama, betimleme ve öyküleme yollarından
yararlanılarak hazırlanmalıdır.
Raporlar gibi konferanslar da öğretici, açıklayıcı amaca
yöneliktir. Konferans; sanat, bilim, eğitim, teknoloji, uzay çalışmaları,
insan ilişkileri, uluslararası ilişkiler gibi değişik alanlardan seçilecek bir
konu üzerinde konuşmaktır. Konferansta o sorunla ilgili değişik
boyutlar, gelişmeler, sorunu çözüme götürecek öneriler, açıklamalar
bir bütünlük oluşturacak yönde ele alınır.
Konferansçı, alanında tanınmış uzman kişidir. İyi bir
konuşmacının daha önceki bölümlerde belirttiğimiz niteliklerini taşır.
54
Alanındaki gelişme ve değişmeleri yakından izleyen, bilgi düzeyine
güvenilen kimsedir.
Konferanslarda konuşmacı, dinleyicilerin yüreklerinden çok
kafalarına seslenmeyi amaçlar. Coşkulandırmayı, duyguları
devindirme yerine bilgilendirmeyi, öğrenmeye karşı güdülemeyi
düşünür. Konferansını da bu doğrultuda düzenler. Konferans
metinlerindeki dilin ağırbaşlı olması, terimsel bir doku taşıması,
duygusallıktan uzak olması da bundandır işte.
b) Söylevler: Bu tür konuşmalar da öğretici bir boyut taşır.
Ancak konferans niteliği taşımaz. Buradaki öğretmenin amacı, bilgileri
zenginleştirme değil, duyguları devindirme, dinleyenlerin duygu ve
davranışlarını belirli bir amaç doğrultusunda etkilemedir.
Konuşmacının amacı, dinleyicilerinin yüreklerinde titreşimler yaratma,
onların duygu evrenlerini kamçılamadır. Bunu yaparken ister istemez
kimi şeyleri de öğretecektir. Ancak bu, kupkuru bir öğrenme değildir.
İşte söylevin konferanstan ayrıldığı nokta burada başlar. O,
dinleyicisinin saIt kendi gibi düşünmesiyle yetinmez, kendisi gibi
duymasını, davranmasını da ister. Bunun için de onların düş gücünü
devindirmeyi, bu gücü kamçılamayı amaçlar. Söylevin söz ve cümle
örgüsünü, konferansınkinden ayıran yön de buradan gelir. Bu,
vurgulamaya çalıştığımız gibi dinleyicilerin düş ve imgeleme güçlerini
devindirmeye yönelik bir söylem biçimidir.
c) Kümesel Konuşmalar: Bu tür konuşmalar büyük ölçüde
tartışmaya dayanan konuşma türleridir. Çünkü karşılıklı
konuşmalarınızda ve bir topluluk karşısında yaptığımız konuşmalarda
sık sık başvurduğumuz bir konuşma biçimi de tartışmadır.
Tartışmalara genellikle karşımızdakilerin kanılarını değiştirmek, onları
doğruluğuna ve gerçekliğine inandığımız düşüncelere ulaştırmak için
girişiriz.
Uygulamada değişik biçimleri vardır tartışmanın. Söz gelimi, bir
yargı üzerinde iki kişi tartışır. Buna özel tartışma denir. Bunun gibi bir
topluluk karşısında, bir küme içinde tartışırız. Buna da küme
tartışması adı verilir. Küme tartışmaları da bugün, değişik adlar
altında uygulanmaktadır. Örneğin, “paneI”, “forum”, “açık oturum”
gibi... Biçimi ne olursa olsun, sağlıklı bir tartışmanın oluşması için
tartışmayı oluşturan kimi noktaları çok iyi bilmemiz gerekir.
Tartışmanın ilk adımı, ortaya bir önerinin atılmasıdır. Bu,
dinleyicimizin ya da karşımızdakilerin kabul etmesi için öne
sürdüğümüz yargıdır. Bu yargı, olumlu ya da olumsuz olabilir. Ancak
ister olumlu ister olumsuz, önerimizin kimi nitelikleri taşıması gerekir.
Bir kez önerimiz tek yönlü olmalı, tartışmayı değişik yönlere
55
sürükleyecek nitelik taşımamalıdır. Belli bir düşünceyi yansıtmalı,
tartışma noktası açıkça belli olmalıdır. Hemen belirtelim ki öneri
olarak öne sürdüğümüz yargılar, çok kez karmaşık bir nitelik taşır.
Örneğin, “Bu gül kırmızıdır.” yargısını eIe alalım. Bu yalın yargının
bile iki boyutu vardır: “Bu güldür.”ve “Bu kırmızıdır.” Ancak burada
tartışılacak olan kırmızılıktır.
Tartışmanın başarılı olması için önce öne sürdüğümüz önerinin,
başka bir deyişle, tartışılacak düşüncenin açık seçik olması gerekir.
Açık bir öneri, söylemek istediklerimizi tam karşılayandır. Daha önceki
bölümlerde de zaman zaman belirttiğimiz gibi açıklık, sözcüklerin
seçimi, cümledeki yeri, onlara yüklenecek anlamla ilgili bir durumdur.
Anlamsa kolayca sınırlandırılıp belirtilemez. Nesnel kavramlarda bile
böyledir. Bu durum, kavramların ve anlamlarının kişiden kişiye
değişmesi, soyut konularda “güzel, çirkin, doğru” gibi kavramlarda
daha da belirginleşir. Bu yüzden tartışmayı olumlu biçimde
yürütmenin yolu, sözcüklere ve terimlere belirgin anlamlar yükleyerek
sözcükleri kullanmaktır.
Tartışmada öneri ortaya atıldıktan sonra ikinci adım onu
kanıtlamaktır. Bu da kanıtlarımızı iyi seçmeyi gerektirir. Genellikle iki
türlü kanıttan yararlanırız: Gerçek ve kanı. Gerçek; gözlenen,
deneylerle doğrulanabilen olgu ve düşüncelerdir. Söylediklerimizi
gerçeklere yaslama, karşımızdakilerin kanı ve düşüncelerini değiştirir.
Kanı ise kişiden kişiye değişen, değişik yorumlara açık olan yargı ve
düşüncelerdir. Salt kanılara dayanan bir tartışma, ereğine ulaşmaz.
Tartıştığımız konuda öne sürdüğümüz öneriyi inandırıcı
kılmanın bir başka yolu da tanık göstermedir. Tanık göstereceğimiz
kimse, tartıştığımız alanda tanınmış, yetke sahibi biri olmalıdır.
Yetkelik, genellikle bir kimsenin belli bir alandaki başarısına dayanır.
Söz gelimi, zengin bir tüccar, para kazanmanın yolunu, ünlü bir
ressam resim yapmanın tekniğini, tanınmış bir güreşçinin de güreşin
yolunu yordamını çok iyi bildiği varsayılır. Çünkü başarı, başarıyı
kazanmış kişiye karşı bizde güven duygusu yaratmıştır. Böylece onun
sözlerini daha inandırıcı buluruz. Bu nedenle üzerinde tartıştığımız
konuda tanınmış kimselerin adını anarak, sözlerini ve düşüncelerini
kendi söyleyeceklerimize destek olarak seçme, söylediklerimizin
inandırıcılığını artırır.
Tartışmaya dayalı kümesel konuşmalar biçimsel yönden büyük
ölçüde birbirini andırır. Bunların kimi yönleri ortaktır. Ancak amaç,
tartışmaya katılanların sayısı, dinleyicilerin durumu gibi yönlerden
aralarında küçük ayrımlar da yok değildir. İşte bu ayrımları göz
önünde bulundurarak konuşma alanında çalışan uzmanlar bunları da
türlendiriyorlar. Kümesel konuşmaların başlıcaları şunlardır:
56
(1) Panel: Bir sorunu ortaya koyma, o sorunun çözümü
konusunda değişik görüşler öne sürmeye dayanan bir küme
tartışmasıdır. Panele katılan konuşmacı sayısı dört sekiz kişi arasında
değişir. Dinleyicilerin tam karşısına düşecek yüksekçe bir yerde, bir
masa etrafında yarım ay biçiminde oturulur. Panel başkanı
(konuşmaya katılanlardan biri) konuşmayı açar; dinleyicilere panelin
konusunu, nasıl bir yol izleneceğini, panele kimlerin konuşmacı olarak
katıldığını söyler. Sonra da konuyu açmaya, sorunu belirlemeye
yönelik soruları sırayla sormaya başlar.
Her konuşmacı, soruyla ilgili görüşlerini ortaya koyar. Kuşkusuz
görüşlerin birbiriyle örtüşmesi beklenemez. Ancak konuşmacıların
değişik yaklaşımlar içinde de olsa bir düşünce alışverişi içinde
olduklarını unutmamaları gerekir. Konuşmacılar görüşlerini söyleyip
bitirdikten sonra dinleyiciler de konuşmacılara soru yöneltip kendi
düşüncelerini açıklayabilirler. Ne var ki bu soru ve açıklamaların
konuya yönelik olması, kısa ve özlü bir nitelik taşıması gerekir.
Dinleyiciler de soru ve açıklamalarını bitirdikten sonra başkan,
söylenenleri derleyip toparlar; özetleyerek paneli bağlar.
(2) Sempozyum: Sempozyum, sayısı üç beş kişi arasında
değişen bir konuşmacı kümesinin belli bir dinleyici topluluğu önünde
herhangi bir sorunla ilgili önceden hazırladıkları kısa konuşmaları
sunma işidir. Panelden ayrıldığı yön, bir küme tartışması olmaktan
çok, halk önünde yapılan birer konuşmalar toplamı olmasıdır. Amacı
da dinleyicileri coşkulandırma, duygu ve davranışlarını etkileme değil,
onları bilgilendirmedir. Bir konuda değişik konuşmacıların neler
düşündüklerini görüp öğrenmeleridir. Sempozyum, üzerinde
konuşulacak sorunun ortaya konmasıyla başlar. Konuşmacılar için en
sağlıklı yol, sorunu bir bütün olarak ele almaları, görüşlerini bir bütün
olarak yansıtmalarıdır. Sorunu değişik boyutlarıyla ele alma, bunlara
yeri geldikçe açıklama getirme, konuşmayı etkisiz kılar.
Sempozyum yöneticisi, konuşmacıları tanıtır; tartışılacak
sorunun önemini birkaç tümceyle vurgular. Konuşmacılar, konuşma
sıralarını bitirince de dinleyicilerin sorularını yanıtlar.
(3) Açık Oturum: Değişik görüşler taşıyan küçük bir konuşmacı
kümesinin (üç beş kişi) belli bir konuda ve dinleyiciler önünde
tartışmasıdır. Üzerinde tartışılacak konu; bilim, sanat, siyaset,
toplumsal sorunlarla ilgili olabilir. Kimi zaman da bu tür açık
oturumlar, radyoda ve televizyonlarda düzenlenir. Açık oturum
başkanı, önce açık oturumun konusunu dinleyicilere açıklar, açık
oturumun nasıl bir yolla gerçekleştirileceğini belirtir; sonra da açık
oturuma konuşmacı olarak katılanları tanıtır. Sırayla konuşmacılara
57
söz verir. Açık oturumu yöneten kişinin konuşmacılara eşit süreyle
söz vermesi, gerekmedikçe konuşmanın akışını kesmemesi gerekir.
Süreyi iyi ayarlaması, konuşmacılara ayrılan süreyi iyi
değerlendirmesi; açık oturumun sonunda, üzerinde tartışılan sorunun
hangi yönlerinde ortak görüşlere varıldığı, hangi yönlerinde
varılmadığını belirtmesi zorunludur.
(4) Münazara: Ortaya atılan bir savın doğru ya da yanlış
olduğunu bir dinleyici topluluğu önünde tartışmadır. Diyelim ki ortaya
şöyle bir sav atılıyor: Kadınlar çalışmalı mı çalışmamalı mı? Savın
olumlu yönünü bir küme, olumsuz yönünü de bir küme tartışıyor.
Ancak kümeyi oluşturan konuşmacıların tümünün konuşmacı olması
gerekmez. İçlerinden birini seçerler. Seçilen sözcülere sırasıyla söz
verilir. Kimi zaman da takım olarak münazara yapılır. Takımı
oluşturan üyeler kendi aralarında görev bölümü yaparlar. Sorunun
hangi yönünü tartışacaklarsa o yönü belli açılardan bölüşürler.
Bir zamanlar öğrencilerin konuşma gücünü geliştirme yönünden
okullarda sık sık münazara yapılırdı. Münazara, bir düşünme ve
konuşma sporu olarak ele alınmalıdır. Yanlışı doğru diye
benimsetme, yaşamın akışına ters düşen konuları tartıştırma
münazaranın zararlı yanları olarak söylenebilir.
(5) Forum: Kümesel tartışma ya da konuşmaların bir türü de
forumdur. Sözcük kökensel yönden eski Roma’ya değin uzanır.
Forum; halkın toplandığı, toplumsal sorunların tartışıldığı yer
anlamına gelir. Kimi sorunların irdelenerek karara bağlandığı toplantı
anlamında da kullanılmıştır. Günümüzde de bu anlamını
korumaktadır. Bir sorunun dinleyicilerin daha etkin olduğu, sorular
sorup görüş belirttiği bir toplantıda tartışılmasıdır. Foruma katılacak
konuşmacı sayısı konunun ve sorunun özelliğine göre beş yedi
arasında olabilir. Forumu yönetecek kişinin sorumluluğu büyüktür.
Konuşmanın akışını ve sözün ipini avucunda tutacak, konuşma
inceliklerini iyi bilen biri olmalıdır. Konuşmacılara soracağı soruları
ustalıkla dengelemeli, konuşmacıların konu dışına çıkmasına,
gereksiz laf kalabalığına ve konuyu boğuntuya getirmemelerine özen
göstermelidir.
Kümesel tartışmaların hemen tümü (panel, sempozyum, açık
oturum) bir dinleyici topluluğu gerektirir. Bu topluluğun salt
konuşmacılara bakan, onları izleyip onaylayan, edilgen kimseler
olması beklenemez. Beklenen, dinleyicilerin de tartışmalara
katılmasıdır. Bunun için de öteki kümesel konuşmalarda olduğu gibi,
forumdan sonra da bir sorular ve yanıtlar süresi ayrılmalıdır. Sorular
yazılı veya sözlü olarak sorulabilir. Bunu forumu yönetecek kişi,
ortama göre belirler.
58
Tartışmamızın konusu ve türü ne olursa olsun, tartışmayı
sağlıklı bir biçimde yürütmek için kimi noktalara uymalıyız. Bu
noktalar, tartışmayı başıboşluktan kurtarır, tartışmanın azarak başka
alanlara kaymasını önler. Uymamız gereken bu noktaları şöylece
toplayabiliriz:
- Sesimizi iyi ayarlamalı, bizi dinleyen ya da izleyenlerin
duyabileceği bir sesle konuşmalıyız.
- Karşı çıktığımız, benimsemediğimiz ya da değiştirilmesini
istediğimiz durum, yargı, düşünce ve önerilerin üzerinde durmalı;
bunları öne sürenlerin kişiliği ile oynamamalıyız.
- Sert ve kırıcı bir dil kullanmaktan kaçınmalı, hoşgörülü
olmalıyız. Düşünceye saygı, başarılı bir tartışmanın can damarıdır.
- İçten davranmalı, karşımızdakilere tepeden bakmamalıyız.
İçtenlik, soğukkanlılık, alçakgönüllülük başarılı bir tartışmacının en
önemli niteliklerindendir.
- Karşımızdakiler konuşurken onları dikkatle izlemeli, not almalı,
başka şeylerle uğraşmamalıyız.
- Başka tartışmacılarca öne sürülen düşünceleri ya da konuşma
sırasında daha önce belirttiğimiz düşünceleri yinelemekten
kaçınmalıyız.
- Konu dışına çıkmaktan, konuyu çarpıtıp başka alanlara
kaydırmaktan sakınmalıyız.
- Öbür tartışmacıların sözlerini kesmemeli, söylediklerimiz
eleştiriye uğramışsa, tartışma yöneticisinden söz alarak
söyleyeceklerimizi söylemeliyiz.
b. Özel Durumlar İçin Özel Konuşmalar
Bir topluluk karşısında konuşmalarımız nasıl değişik biçimler ve
özellikler taşıyorsa, kimi özel durumlarda yapacağımız konuşmalar da
o durumu içinde barındıran özel nitelikler taşır. Bu demek değildir ki
özel durumlarda yapılacak konuşmalar konuşma ediminin dışında,
genel anlamda konuşmalarımızın dokusundan ve örgüsünden farklı
bir özellik taşır. Elbette bunlar da konuşmanın dokusu ve örgüsüne
uygun olarak gerçekleşecektir. Ancak özel durumlar olduğundan,
söylemsel yönden kimi ayrılıkları vardır.
1) Tanıtmalar: Bir dinleyici topluluğuna bir konuşmacıyı tanıtma
görevi bize verilebilir ya da böyle bir görevi yerine getirme durumu ile
karşı karşıya gelebiliriz. Tanıtma böyle bir durumda yapacağımız
59
konuşmanın adıdır. Konuşmamızın doğru, ilgi çekici olabilmesi,
konuşmacıyla dinleyicisi arasında bir yakınlık oluşturmamız, kimi
bilgiler edinmemize bağlıdır. Olanağı varsa tanıtacağımız kişiyle, onu
tanıyanlarla konuşmalıyız. Yaşam öyküsüyle ilgili bilgiler toplamalıyız.
Onun nasıl biri olduğunu aydınlatacak, dinleyicilerinin kafasında
somutlaştıracak bilgilerle konuşmamızı donatmalıyız.
2) Karşılama ve Uğurlamalar: Bir kurum ya da kuruluşta kimi
konukları karşılama, bunları gezdirip uğurlama görevini üstlenebiliriz.
Bu durumda kısa da olsa konuklara “Hoş geldiniz.” ya da “Güle güle.”
anlamı içeren konuşmalar yaparız. Konuşmamızın konukları
hoşlandıracak, rahatlatacak bir havası olmalı. Onları ağırlamaktan,
aramızda görmekten duyduğumuz memnuniyeti dile getirmeliyiz.
Konuşmamız, bu tür konuşmaların beylik kalıplarını kullanma yerine,
duygularımızı içtenlikle dile getiren, karşıladığımız ya da
uğurladığımız kişilerin değerini belirten noktalar içermelidir.
3) Anmalar ve Yıl Dönümleri: Önemli kişilerin doğum ve ölüm
günlerini anma, belirli olayların yıl dönümlerini kutlama törenlerinde
yapacağımız konuşmalar bu türdendir. Örneğin, her 10 Kasımda
Atatürk’ü anarız. Bunun gibi, 19 Mayıs, 29 Ekim, 23 Nisan günlerinde
de kutlama törenleri düzenleriz. Konuşmamızın kuru olmaması
birtakım gerçekleri yineleyen bir kusur taşımaması için
dinleyicilerimizi coşkulandıracak yollara başvurmalıyız.
Yukarıdaki örnekler, daha da çoğaltılabilir. Ölümlerde bir dost
ve arkadaşımızın mezarı başında, yakınlarımızın nişan ve düğün
törenlerinde konuşmamız gerekebilir. Her durumun gerektirdiği uygun
sözleri seçebilme, basmakalıp olanlardan kaçınma, içtenlikli olma, bu
tür özel durum konuşmalarında dikkat edeceğimiz noktalardır.
B. Yazma
1. Yazının Önemi
Söz yazıdan eskidir; ancak sözün bir duyguyu, bir düşünceyi
yaymadaki gücü sınırlıdır. Duygu ve düşüncelerimizin kalıcılığını da
sağlayan yazı; duygu, düşünce ve isteklerimizin yayılmasına,
iletilmesine de yardımcı olur.
Çok eski çağlarda insanlar yasalarını, inançlarını, efsanelerini,
anılarını, kitaplarda değil, belleklerinde saklamak zorundaydı.
Anlaşmak için her toplum, birbirinden farklı sistemler geliştirmek
durumunda kalıyordu. Kültürel değerler ağızdan ağza, kulaktan
kulağa geçerken eklemeler yapılıyor, unutulanlar oluyordu. İşte
yazının bulunuşu her şeyden önce insanoğlunun unutma zayıflığına
60
karşı en kesin çare oldu. Yazının en büyük görevi; düşünceyi kalıcı
kılması, taşıması ve yaymasıdır.
Uygarlığın simgesi olan yazının bulunuşu ile:
- Bilgi, duygu, düşünce ve isteklerin tam olarak saklanması ve
aktarılması mümkün olmuştur.
- İnsanın düşüncesi gelişmiş, yeni boyutlar kazanmıştır.
- İletişim kolaylaşmış, duygu ve düşünce alışverişi hızlanmıştır.
- Düşünce ve sanat ürünlerinin hazırlanması ve yayılması
hızlanmıştır.
- Kitabın doğuşuna temel hazırlanmıştır.
- Kalem, kâğıt, mürekkep gibi yazı malzemeleri, matbaanın
bulunması gibi gelişmeler yazıyla koşut bir gelişme izlemiştir.
2. Doğru ve Güzel Yazmanın Önemi
Buraya kadar uygarlığın anahtarı kabul edilen yazının tanımı,
önemi, bulunuşu ve tarihî gelişimi üzerinde durduk. İnsanlar yazının
önemini her dönemde kabul etmişler ve ondan, doğru ve güzel
yazarak yararlanmaya çalışmışlardır. Hepimizin bir tablo olabilecek
kadar güzel yazı yazması elbette beklenemez. Ama yazı yazmanın
da bir sanat olduğunu, tablo olabilecek nitelikte güzel yazılar
yazıldığını da unutmayalım.
“Çok yazı yaza yaza yazım bozuldu.” şeklindeki savunmalar
artık inandırıcı değildir. Yazı uzmanları insanın yazısından
karakterinin okunabileceğine inanıyorlar, yazının insanın iç dünyasını
ele verdiğini ileri sürüyorlar.
Günümüzde insanlar arasında doğru ve okunaklı yazı yazan
pek az kimse vardır. Yapılan incelemeler yalnızca sıradan insanların
değil aydınların da yazılarının giderek bozulduğunu göstermektedir.
Güzel bir yazı yazma alışkanlığı kazanan kişiler, düzeni ve
disiplini alışkanlık hâline getirir, eğitim yaşamı boyunca ve yaşamın
her döneminde başarılı olur.
Öyleyse kişinin doğru ve güzel yazmayı öğrenebilmesi için
kendisinin de;
- Yazı çalışmalarının ilgi çekici ve bilinçli bir çalışma olduğunu
bilmesi,
- Eleştiriye, kontrole ve teşvike olanak sağladığı için kişilerin
ihmalini önlediğine, kötü alışkanlıklarının önüne geçtiğine inanması,
61
- Yazının, insanın iradesini kuvvetlendirdiğini, kendi kendisini
yetiştirmesine katkıda bulunduğunu kavraması,
- Yazının bireyler ve kümeler arasında faydalı bir yarışma
doğurduğunu, eleştiri ve eleştiriyi iyi karşılama alışkanlığı
kazandırdığını kabul etmesi,
- İnsanlara sanat zevki ve el becerisi kazandırdığının bilincine
varması gerekir.
3. Güzel Yazı Yazmanın Altın Kuralları
Güzel yazı nasıl yazılır? Bu sorunun cevabını vermek için
aşağıdaki kuralları öğrenmek ve bu kuralları uygulamak zorundayız.
Her insan değişik yazsa da herkes kendi çapında güzel yazı yazmak
ister.
a. Yazmaya başlamadan önce neyi, ne için, kime ve ne kadar
uzunlukta yazacağımızı düşünmeliyiz. Bazı kimseler çok konuşur,
hiçbir şey söylemez. Bazıları da çok yazar, hepsi amaçsız ve
faydasızdır.
b. Yazdığımız konuyu sevmeliyiz! Konuyu çok iyi tanımalı ve
ona sadık kalmalıyız: İlk önce “sorunu” yazmalı, sonra diğer ayrıntıya
girmeliyiz.
c. Yazmaya başlarken kendimize bir yol haritası çizmeli, konuyu
adım adım ele almalıyız. En önemlisi konunun ana hatlarını
belirlemeliyiz.
ç. Kendimiz için yazmamalı, okuyucuyu düşünerek yani basit ve
sade yazmalıyız. Her insan kendi dilini konuşur. Kimi zaman insanlar
bilimsel yazar ve kimse bir şey anlayamaz kimi zaman da basit yazar,
çok şey anlaşılır. Hepimizin çok sevdiği bir dil vardır. Kullandığımız dil
basit, anlaşılır, sade, açık ve yanlış anlaşılmayan bir dil olmalıdır. Bu
oldukça zor bir iştir. Schoppenhauer bu zorluğu şöyle
tanımlamaktadır: “Hiçbir şey anlamlı düşünceleri herkesin
anlayabileceği şekle getirmek kadar zor değildir.”
d. Sadece parmaklarımızla yazmamalı, beş duyu organımızın
beşini de kullanmalıyız. Yazarken okuyucunun beş duyusunu
canlandırmalıyız.
e. Yabancı sözcük kullanmamalı, Türkçe yazıyorsak Türkçe
yazmalı, Almanca yazıyorsak Almanca yazmalıyız. Kimseye yabancı
sözcük bilgimizi kanıtlamak zorunda değiliz.
f. Yüklem nesnenin yerine geçmemeli, isim cümleleri yerine fiil
cümleleri kullanılmalı, gereksiz açıklamalardan sakınmalıyız. Fiiller
62
her zaman cümlelerin can damarıdır. Basit, sade, keyifle
okunabilecek Türkçe ile yazmayı öğrenmeliyiz.
g. Yazdığımız metin akıcı olmalı, yazdığımız okuyucuya keyif
vermelidir. Voltaire’in söylediği gibi: “Yazı her çeşit yazılabilir, bir tek
sıkıcı yazılamaz!” Yazı okunmak için yazılıyorsa, kendi kendine
konuşur gibi yazılmamalıdır. Okuyucunun anlayabileceği biçimde
yazılmalıdır.
h. Cümlelerimiz metin içinde yerli yerine oturmalı ve aynı zamanda
birden çok düşünceyi vermemelidir. Okuyucudan iki veya daha fazla
düşünceyi anlaması beklenmemelidir.
ı. Paragrafların uzun olmamasına özen göstermeli, okuyucuya
düşünme zamanı tanımalıyız.
i. Yazılarımızda ne düşünürsek düşünelim, yazdıklarımızı herkes
anlayabilmelidir. Açık ve basit bir dille konuşulan veya yazılan hiçbir
şey kötü olamaz. Ne zaman ki güzel yazmayı öğrenirsek, o zaman
açıkça düşünmeyi ve konuşmayı da öğrenmiş oluruz.
4. Güzel Yazı Yazmayı Öğrenmek
Okula giden her insan az çok okuma ve yazma öğrenir. Ancak
güzel yazabilmek farklı bir olgudur. Yazma sanatını becerebilen
insan, ne demek istediğini açık bir dille ifade edebilir ve okuyucusunu
ikna etme kabiliyetine sahiptir. Yazmak, doğuştan gelen bir beceri


