|
|
TARİHTEN İLGİNÇ BİLGİLER
Kurtuluş Savaşı sırasında en büyük
desteği Rusya'dan alan Mustafa
Kemal, savaş sonrasında ise
ilişkilerini belli bir düzeyde
sürdürüyordu. Çünkü Lenin'den sonra
iktidarı ele geçiren Stalin,
Rusya'yı keyfi bir şekilde
yönetiyordu...
Yıl: 1936...
Atatürk her zamanki gibi
Çankaya'daki akşam yemeklerinde
ülkenin sorunlarını konuşurken,
masadakiler sık sık Paşam, Ruslar
şöyle ileri adımlar atıyor,
ekonomide, sanayide, askeri alanda
şöyle başarılı oluyorlar diye
anlatıyorlardı.
Atatürk bunun üzerine yemeği bırakıp
masanın üzerindeki içinde meyvelerin
bulunduğu tabağı alıyor ve yere
alacakmış gibi yapıyor.
Masadakilere: "Eğer bunu yere
bıraksam kaç parça olur?" diye
soruyor.
"40 parça olurdu Paşam" diyorlar.
"Hayır..." diyor Atatürk, soruyu
yine tekrar ediyor, aynı cevabı
alıyor. Bunun üzerine:
"Bilemediniz..." diyor. Ve devam
ediyor: "Biraz sabredin... Yurtta
Sulh, Cihan'da sulha sarılın. Çünkü
60 yıl sonra Rusya 60 parça olacak.
Bu nesil Bolşevik İhtilali yaptı.
Kan kussa, kızılcık yedim der.
Oğulları da babalarının
istikametinde gider. Ama ondan
sonraki nesil Rusya'yı 60parçaya
böler..."
Şimdi Atatürk'ün bu sözleri söylemiş
olduğu 1936 yıllarını şöyle bir
hatırlayalım... Henüz daha II. Dünya
Savaşı çıkmamış ve Rusya büyük bir
güç olmamışken, bu sözler
söylenmiştir. Yani inanılacak gibi
değil ama 1936'da 1990'ları
anlatmıştır. Bunun tek bir izahı
olabilir. Bu normal şartlarda
açıklanabilecek bir mesele değildir.
Eğer Atatürk'ün geleceği görebilen
"Üstün Sezme Gücü" olmasaydı, böyle
bir kehanetti bulunabilmesi mümkün
olamazdı...
Gerçekten de Rusya'daki parçalanma,
Atatürk'ün söylemiş olduğu gibi
üçüncü nesilde meydana gelmiştir.
Atatürk 1936 yılında Rusya'nın
parçalanacağını söylerken ayrıntılı
açıklamalarda da bulunmuştur:
"Bu gün Sovyetler Birliği
dostumuzdur, komşumuzdur,
müttefikimizdir. Bu dostluğa
ihtiyacımız vardır. Fakat, yarın ne
olacağını kimse bugünden kestiremez.
Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya
Macaristan İmparatorluğu gibi
parçalanabilir, ufalanabilir. Bu gün
Rusya'nın elinde sımsıkı tuttuğu
milletler avuçlarından kaçabilirler.
Dünya yeni dengeye ulaşabilir, işte
o zaman Türkiye ne yapacağını
bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun
idaresinde dili bir, inancı bir, özü
bir kardeşlerimiz vardır. Onlara
sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır
olmak yalnız o günü susup beklemek
değildir. Hazırlanmak lazımdır.
Milletler buna nasıl hazırlanır?
Manevi köprüleri sağlam tutarak...
Dil bir köprüdür. İnanç bir
köprüdür. Tarih bir köprüdür.
Köklerimize inmeli ve olayların
böldüğü tarihîmiz içinde
bütünleşmeliyiz. Onların bize
yaklaşmasını bekleyemeyiz, bizim
onlara yaklaşmamız gereklidir."
"Rusya bir gün dağılacaktır. O zaman
Türkiye onlar için örnek bir ülke
olacaktır" diyen Atatürk
kehanetlerine şöyle devam eder:
"Türkiye 21. Yüzyılı şekillendiren
Avrasya için bir kilit ülke
konumundadır. Onlar bizi örnek
alacaklardır. "
Atatürk'ün Türk Cumhuriyetleri için
söylediği kehanetleri onaylayan
Genel Kurmay İkinci Başkanı
Orgeneral Çevik Bir; 4 Mayıs 1998
tarihli Sabah Gazetesi'nde "ATATÜRK
GERÇEĞİ 65 YIL ÖNCE GÖRDÜ" başlığı
ile yayınlanan demecinde şunları
söylemiştir:
"Yeni Atlantik Girişimi
toplantısında konuşan Orgeneral Bir,
Türkiye'nin dış politika hedeflerini
ve NATO genişlemesinin bölge
dengeleri üzerindeki etkisini
anlattı. Türkiye'nin artan önemine
dikkat çeken Bir, "Türkiye 21'inci
yüzyılı şekillendiren Avrasya için
bir kilit ülke konumundadır. İlginç
olan, Mustafa Kemal Atatürk'ün bu
gerçeği 65 yıl önce görmesidir'
dedi. Orgeneral Çevik Bir,
Atatürk'ün SSCB'nin günün birinde
dağılacağına ilişkin sözlerini de
hatırlatarak, Türkiye'nin diğer
Avrasya ülkeleri için iyi bir model
olduğunu kaydetti."
İngilizler Çanakkale'de Anafartalar
grubunu mağlup edip de cepheyi
sökemeyince yeni bir harekete
giriştiler. Cepheyi sağdan çevirmek
istediler. Düşmanın planını bozmak
için Kireç Tepe'yi tutmak lazımdı.
Ancak oraya giden tek bir dar yol,
harp gemileri tarafından makaslama
ateş altında tutuluyordu. Her an
38'lik gülleler korkunç
patlayışlarla ortalığı alt üst
ediyordu. Bir insanın değil, kuşun
bile geçmesine imkan yoktu...
Kireç Tepe'yi tutmak emrini alan
askerler, bulundukları yerden
çıkmakta tereddüt içindeydiler.
Fırsat gözlüyorlardı... Fakat
düşmanın ateşi bir an bile
kesilmiyordu. Atatürk bu hali
görünce siperlere koştu. Askerlerin
arasına karıştı ve sordu: "Niçin
geçemiyorsunuz?"
İçlerinden biri cevap erdi. "Düşman
ölüm saçıyor, geçilemez." Bunun
üzerine Mustafa Kemal zerre kadar
korku ve tereddüt göstermeden:
"Oradan böyle geçilir..," dedi ve
ileri fırladı.
Askerler durur mu, onlar da
Kumandanları'nın arkasından ileri
atıldılar. Toz duman ve ölüm
kasırgasını yaran askerler karşıya
vardılar ve tepeyi tuttular. Mustafa
Kemal'in ve yanındaki askerlerin
vurulmadan o dar geçitten nasıl
geçtikleri hiç bir zaman
anlaşılamamıştır.... Sevgili
okuyucular bu sadece bir kahramanlık
öyküsü değildir. Bu kahramanlığın
ötesinde büyük bir mucizedir... Ve
normal şartlarda açıklanması mümkün
değildir...
Mustafa Kemal yönettiği savaşlarda
cephenin ateş altında sık sık
dururdu. Siperleri dolaşarak hatta
bazen öne çıkarak askerlerin
moralini yükseltmeye çalışır, tüm
gelişmeleri yakından takip ederdi.
Atatürk'ü karalayan bir yazar olarak
bir hayli eleştirilen ve bir
zamanlar kitabı Türkiye'de
yasaklanan H.C. Armstrong bile
"Bozkurt" adlı kitabında Mustafa
Kemal'in mucizevi bir şekilde
vurulamadığından bahseder:
Bir keresinde yeni kazılmış bir
siperin dışında duruyordu.
Avcılarımızın yoğun ateşi
altındaydı. Bir İngiliz Bataryası da
o sipere ateş açtı. Toplar menzili
ve hedefi buldukça şarapneller
gitgide daha yakınlarına düşmeye
başladı. Vurulması matematiksel
olarak kesindi. Kurmayları sipere
girmesi için yalvarmaya başladılar.
Dürbünle görüyorduk. Fakat o sigara
yakıp gayet sakin bir şekilde sigara
içmeye başladı. Ne yakınında
patlayan şarapneller, ne de yoğun
avcı ateşi Mustafa Kemal'e bir şey
olmuyordu. Çünkü O'nu vuramıyorduk.
O, zaman zaman eline bir tüfek alıp
yoğun ateş altında, siperden dışarı
çıkıyor, Avustralya siperlerine
dikkatli, telaşsız ve isabetli
atışlar yapıyordu. Bu kısa menzilde
bile avcılarımız onu vurmayı
başaramıyorlardı. Vurulmuyordu...
Onu vuramıyorduk...
Bu inanılmaz gerçeği büyük bir
şaşkınlıkla kaleme alan Armstrong,
sonra şöyle devam ediyor: Sonra
duyduk ki, Mehmetçik adı verilen
Türk Neferleri bu inanılmaz olayı
gördükten sonra Mustafa Kemal'e bir
isim takmışlar: "Efsunlu Kemal..."
Bu isim askerlerimizin moralini
bozmuştu. Gelip soruyorlardı:
"Karşıdaki Türk Birliği'nin komutanı
kim? O mu?"
"Hayır... Hayır..." diyorduk,
"O değil, O burada değil, sakin
olun..."
Almanya ile birlikte, Birinci Dünya
Savaşı'na giren Osmanlı
İmparatorluğu her şeyini kaybetmiş
durumda idi. 30 Ekim 1918'de
imzaladığı Mondros mütarekesi ile
Türk topraklan işgale uğruyordu.
Kısacası, Osmanlı İmparatorluğu
topraklarını kaybettiği gibi yavaş
yavaş tarih sahnesinden de silinmeye
başlamıştı...
İstanbul'un işgal edildiği günlerde,
İstanbul'a dönen Mustafa Kemal
düşman zırhlılarını Dolmabahçe
önünde gördüğü zaman büyük bir
üzüntüye kapılmış ve ağzından sadece
şu sözler dökülebilmişti:
"Geldikleri gibi gidecekler..."
Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra
Mudanya mütarekesi imzalandı. Bunu
Lozan Antlaşması izledi. İstanbul'u
işgal eden kuvvetler geldikleri gibi
gittiler.
İşin ilginç tarafı, 16. Yüzyılda
Fransa'da yaşayan ünlü kahin Michel
Nostradamus'un da bu konuyla ilgili
bir kehanetinin bulunmasıdır!...
1555 yılında yayınlanan ve
Nostradamus'un tarihi olaylar,
savaşlar ve keşiflerle ilgili
kehanetlerinin açıklandığı "Centurien"
isimli kitapta Mustafa Kemal
Atatürk'ten de bahsedilmiş ve
yukarıdaki konuyla ilgili bir
kehanete yer verilmiştir. İnanılmaz
kehanet şu dörtlükten oluşmuştur:
Kongre başkanını tutan devlet
adamları
İşgal kuvvetlerince sürülecek
Malta'ya
Girilmiş İstanbul'a alınmış Rodos
Adası
Ama geldikleri gibi gidecekler
sonunda
Bu dörtlükte Nostradamus, yüzyıllar
öncesinden geleceği görerek,
Türkiye'yi, Kurtuluş Savaşı'nı ve
Mustafa Kemal Atatürk'ü bilmiştir.
Dörtlüğün sonunda geçen: "Ama
geldikleri gibi gidecekler sonunda"
sözüyle; Atatürk'ün: "Geldikleri
gibi gideceklerdir" sözünün de bu
kadar büyük bir benzerlik
oluşturması da ayrıca üzerinde
durulması ve düşünülmesi gereken bir
rastlantıdır.
4 Eylül 1919'da hatırlanacağı gibi
Sivas Kongresi toplanmıştı. Kongre
Başkanlığı'na, işgal kuvvetlerine ve
İstanbul Hükümeti'ne karşı açıkça
tavır alan Mustafa Kemal seçilmişti.
Kurtuluş Savaşı'nı ve Atatürk'ü
destekleyen İstanbul'daki mecliste
olan milletvekilleri de işgal
kuvvetlerince Malta Adası'na sürgüne
gönderilmişti. Bu hatırlatmanın
ışığında yukarıdaki dörtlük tekrar
okunacak olursa, işin içinde bir
şeyler olduğu daha iyi
anlaşılacaktır...
Topun Türklere
satılması
1453, Konstantinopol
Bir savaşta insan sadece kendi
teknolojisinin durumunu değil,
rakibinin de hangi yeni
teknolojileri karşısına
çıkarabileceğini hesaplamalıdır.
Konstantinopol şehri yedi yüzyıldan
daha uzun bir süre İslam dünyasının
saldırısına uğramıştır. Önce 7. ve
9. yüzyıllar arasında Araplar, sonra
da 12. yüzyılda bölgeye gelen
Türkler. Şehri kurtaran o gün için
ileri teknoloji sayılabilecek Rum
Ateşiydi. Neft ve ziftten oluşan bir
karşımdı bu. O günün napalm bombası
diyebileceğimiz formülü saklı olan
bu gizli madde gemilere yükleniyor
ve bronz bir toptan ateşleniyordu.
Elli metreden daha geniş bir alan
içerisinde tahtadan yapılmış hiçbir
gemi yaklaşamıyordu. Buna benzer
alev atan mancınıklar da kale
duvarlarında sabit bir biçimde
duruyorlardı. Böylece yedi yüzyıl
boyunca şehir saldırılara göğüs
gerebilmişti. İmparatorluğun geri
kalanı parça parça elden çıktıysa
bile şehir Bizans'ın elindeydi.
15. yüzyıl başlarında Roma
İmparatorluğu'ndan geriye kalan bu
şehir ve birkaç küçük Ege adaşıydı.
1451'de daha sonra "Fatih" unvanını
alan II. Mehmet tahta geçti ve yedi
yüzyıllık amacı gerçekleştireceğine
ant içti. Güçlü Konstantinopol şehri
Osmanlı kılıcına boyun eğecekti.
Mehmet, kenti alma konusunda parlak
fikirlerle gelen herkesin
Hıristiyan, Müslüman ya da Musevi
olmasını önemsemeksizin
ödüllendirileceği haberini her yere
saldı.
Top yapımındaki yeniliklerin
yaygınlaşması henüz birkaç nesillik
bir olaydı. Önceki toplar küçüktü,
yararsızdı ve hedefi tutturamıyordu.
Ancak kısa bir mesafe içinde isabet
sağlayabiliyorlardı. Barut zamansız
patlayabilirdi, tehlikeliydi ve
içindeki kömür, sülfür gibi maddeler
nakliye sırasında ayrılıyordu.
Bunları bir arada tutmak için
geliştirilen teknikler henüz
piyasada değildi.
Dolayısıyla bu yeni silah sistemi
çok ses çıkaran bir oyuncaktan daha
fazlası gibi gözükmüyordu. Aslında
Wright Kardeşlerin yaptığı ilk uçak
da tehlikeli bir uçurtmaydı ancak
arkasından gelen Messerschmitt ve
Spitfire'lar çok şeyi değiştirdi.
Macaristan hükümdarı Urban toplara
bayılırdı. Barutun zamansız
patlaması ve isabet sorunlarına bir
çare bulmayı başardı. Eğer topların
boyutu ve güçleri artırılırsa doğru
yere isabet etmesinin çok önemi
kalmayacaktı. Devasa büyüklükteki
top mermisi nereye düşerse düşsün
büyük bir alana zarar verecekti.
Hayallerindeki silah tam bir
canavardı, bir tondan daha ağır ve
120 cm. çapındaki bir top mermisini
atabilecek bir top. Bu süper topu
destekleyecek 90 cm. çaplı mermi
atabilen küçük toplar, küçük
taşlarla yüklü mancınıklar
kuşatılmış bir şehirden gelebilecek
her türlü saldırıya karşı bu büyük
topu da koruyabilirdi.
Bu silahların imal edilmesinin büyük
bir paraya mal olacağını söylemeye
gerek yok. Süper silah beraberinde
büyük bir asker gücü ve yüzlerce ton
barut gerektirecekti.
Urban bu silahın zafer
kazandıracağını biliyordu ve iyi bir
silah tüccarı gibi bu fikri satmak
için dolaşmaya başladı. Akla ilk
gelen müşteri adayı tabii ki
Konstantinopol'dü. II. Mehmet'in
orduları Çanakkale Boğazının doğu
tarafında toplanıyordu ve Osmanlı
Türkleri Bizans'a karşı kutsal bir
savaş ilan etmişti. Urban'ın
teklifini ilk olarak İmparator XI.
Konstantin'e götürülmesinde mutlaka
az da olsa din ve ırk birliğinin
etkisi vardı.
Hazırladığı süper silahların
planlarını göstererek buna sahip
olacak herhangi bir şehrin tüm
saldırıları kolayca
püskürtebileceğini anlattı. Bu güçlü
silahtan atılacak bir mermi,
yüzlerce saldırganı öldürebilir ya
da bir gemiyi batırabilirdi. Düşman
karşılarına aynı büyüklükteki
silahlarla çıksa bile onları daha
kullanamadan etkisiz hale
getirilebilirdi.
Ancak Urban reddedildi. Danışmanlar
denenmemiş silahlara para
harcamaktansa o parayla biraz daha
kiralık asker tutulabileceğine karar
verdi. Herhalde Bizans, Urban'ın bir
silah tüccarı olduğunu ve bir dahaki
durağının Boğazın öte yakası
olacağını düşünememişti. II. Mehmet
teklifi hemen kabul etti ve Urban'la
bu silahları hazırlaması için
anlaştı.
Bir yıl sonra Mehmet'in ordusu şehri
kuşattı. Kuşatmanın kaderini
Urban'ın dev topları belirledi.
Silahlar Bizanslıların Rum
Ateşlerinin menzili dışına
yerleştirildi. Ayrıca bu silahların
yapılması için harcanabilecek
parayla tutulan askerlerin
oklarından da uzaktı.
Surlar yıkıldı, Türkler içeri girdi
ve XI. Konstantin öldürüldü.
Urban'ın silahlarını reddeden
danışmanların da Konstantin ile
birlikte öldüğünü düşünmek
isteyebilirsiniz ancak bu tür bir
adalet nadiren gerçekleşir.
Urban'ın silahları Türklere satma
fikri uzun vadede yanlış bir karar
olabilirdi. İstanbul artık Türklerin
önünde bir engel değildi, dahası
Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti
olmuştu. Bu da tüm Güneydoğu
Avrupa'nın savaş alanı haline
gelmesi demekti. Dahası Türkler
Viyana'ya kadar uzanacak ve Urban'ın
kendi ülkesi bir savaş alanına
dönecekti. Malını satıp para kazanma
tutkusu Macaristan'ın bugün bile
korkulu rüyası olan, beş yüz yıllık
bir çatışmaya neden olmuştu.
BU BİR OSMANLI SAVAŞ FERMANIDIR
Yıl 1912, İngilizler Hindistan'ı
işgal eder, Hindistan Kralı
Osmanlı'dan yardım ister. Yıllardır
savaş içinde olan Osmanlı bu yardımı
karşılıksız bırakmamakla birlikte
350 kişilik bir askeri birliği
gemiyle Hindistan'a gönderir. 350
kişilik birlikten 20 kadarı
hastalıktan yolda şehit olur, kalan
330 Osmanlı askeri Hindistan'a
çıkarlar ve İngilizlerle savaşmaya
başlarlar.
Mühimmat açısından kısıtlı olan
Osmanlı askerleri birkaç günlük
mücadeleden sonra teknolojik
donanıma sahip İngiliz askerleri
karşısında yenik düşerler ve 40
kadarı esir alınır, diğerleri de
savaşta şehit olurlar. Savaş
bittikten sonra bu 40 Osmanlı esir
askerini, İngilizler gemilerde
çalıştırmaya başlarlar. Bir İngiliz
gemisi Avustralya'ya geldiğinde,
esir iki Osmanlı askeri gemiden bir
yolunu bulup kaçarlar.
Bir sure sonra, adı Karadeniz
diyarından Mentesoğlu Abdullah olan,
baba mesleği dondurmacılığa,
Karahisar diyarından Tarakçıoğlu
Mehmet de baba mesleği kasaplığa
başlar.
1918'de Avustralya Çanakkale'ye
asker çıkarır ve bizim iki Osmanlı
askeri olayı duyarlar ve hemen
buluşur, durum değerlendirmesi
yaparlar.
Biz Osmanlı askeriyiz ve
Avustralya'da yaşıyoruz. Avustralya
devleti Osmanlıya savaş açmış ve
bizim ülkemizi işgale gitmiş, bundan
dolayı biz de Avustralya devletine
savaş açalım derler.
Alırlar kağıdı, kalemi ve yazarlar:
Sayın Avustralya Başkanı, Ekselans
Hazretleri,
Biz iki Osmanlı askeri, ülkenizde
bulunuyoruz. Duyduk ki, devletimiz
Osmanlıya Avustralya devleti olarak
savaş açmış ve Çanakkale'ye asker
göndermişsiniz. Bundan dolayı iki
Osmanlı askeri olarak biz de
Avustralya devletine savaş açmış
bulunmaktayız.
Bu bir "Osmanlı Savaş Fermanı "dır.
Ekselanslarını n bilgilerine
duyurulur.
Karahisar diyarından Tarakçıoğlu
Mehmet,
Karadeniz diyarından Mentesoğlu
Abdullah
İki Osmanlı askeri, Sidney' in 250
km uzağında Karlıdağlar denilen
bölgede önce virajlarda tren
raylarını sökerek 3 tren devirirler.
Üçüncü trende askeri mühimmat
bularak silahlanırlar. Aynı bölgede
8 karakol basar ve karakollardaki
askerlerin tamamını vururlar.
Ne olduğunu bir turlu çözemeyen
Avustralya devletının sonunda iki
Osmanlı askerinin yazmış olduğu
mektup akıllarına gelir ve bölgeye
250 kadar asker gönderirler ve iki
Osmanlı askeri araştırılmaya
başlanır. Birkaç günlük araştırmadan
sonra sıcak çatışma olur
Ve iki Osmanlı askeri bu karlı
dağlarda şehit edilir.
İki askerin şu an mezarı Sidney'e
250 km uzakta Karlıdaglar'da ve
mezarlarında fotoğraf çekmek yasak.
Avustralyalılar iki Osmanlı
askeriyle savaştık demek zorlarına
gittiği için bu askerlerimize
Hindistan asıllı diyorlar. Oysa
Hindistan'da ne Karahisar diyarı, ne
de Karadeniz diyarı diye bir bölge
yok.
Bu bilgi Hindistan büyükelçiliğinin
açıklamasından çıkarılmıştır.
FATİH VE DİLENCİ...
Taşköprülüzâde Mehmed Kemâlüddin
Efendi’nin (Tuhfetü-l Ahbab) yâhut
“Târih-i Sâf” adındaki eserinin
birinci cüzünün 1287 İstanbul
tab’ının 57-58. sayfalarında Fatih
Sultan Mehmed’in hazır cevaplığını
gösteren çok hoş bir menkıbe
nakledilir: Hem kıssa, hem hisse
sayılabilecek olan bu tatlı
menkıbeye göre İstanbul Fâtih Sultan
Mehmet bir gün atına binip ava
çıkarken, karşısına bir dilenci
çıkar: Fatih de cebinden bir altın
çıkarıp verir, bir altını az gören
dilenci:
— Padişahım, ben senin kardeşin
olduğum halde nasıl oluyor da sen
bana tek bir altın verirsin? Şu
hareketin insâfa sığar mı?
Diye feryâd ve figâna başlamış!
Bunun üzerine Hz. Fâtih atının
dizginini çekip durmuş ve dilenciyi
yanına çağırıp sormuş:
— Bu ne söz böyle. Sen benim
kardeşim olduğunu nasıl iddiâ
edebilirsin?
Dilenci de hemen cevabını dayamış:
— Nasıl olur da sen benim kardeşim
olduğunu bilmezsin? Hiç öyle şey
olur mu?
Fatih Sultan Mehmed, kardeşliğin
sırrını öğrenmekte ısrâr edince,
nihâyet cesur dilenciden şu cevâbı
almış:
— Padişahım, ikimiz de Âdem
babamızın oğulları değil miyiz?
Bu cevaptan çok hoşlanan Sultan da
şöyle mukâbele etmiş:
— Eğer öteki kardeşlerimiz de haber
alacak olurlarsa, senin hissene bu
bir altın bile düşmez!
**************
Avrupa Hıristiyanları, Papa'nın
kışkırtması ile bir araya gelip,
Osmanlı topraklarına saldırınca,
Kanuni Sultan Süleyman Han ordusuyla
sefere çıktı.
Ordu, ağır ağır hedefe doğru
ilerliyordu. Yol dar olduğundan,
ordu mecburen bağların içinden
geçiyordu. Hava çok sıcaktı. Asker
susuzluktan kıvranıyordu.
Çok güzel üzümleri bulunan bir
bağdan geçerken, askerin biri
dayanamayıp, bağdan bir salkım üzüm
kopardı. Yiyerek biraz olsun
susuzluğunu giderdi. Sonra da, asma
ağacına, yediği üzümün çok üzerinde
bir para bağlayarak, yoluna devam
etti.
Çok geçmeden mola verildi. Bu
esnada, kan ter içinde bir köylünün
koşarak geldiği görüldü. Hıristiyan
köylü ısrarla Padişah ile görüşmek
istiyordu. Köylüyü Kanuni'nin
huzuruna götürdüler.
Kanuni sordu:
- ”Nedir bu halin, kan-ter içinde
kalmışsın? Bir şikayetin mi var?”
Köylü,
- “ Ben şikayet için değil, tebrik
etmek için geldim. Askerleriniz
bağdan geçtikten sonra, asmanın
dalında bağlı bir çıkı gördüm. İçini
açtığımda, para vardı. Dikkatli
baktığımda, bir salkım üzümün
koparıldığını gördüm. Anladım ki,
koparılan üzümün parası olarak
bırakılmış. Sizde böyle güzel
ahlaklı asker olduğu müddetçe
sırtınız yere gelmez. Sizi tebrik
ederim!”
Aynı ordu, Belgrat yakınlarında,
yine mola vermişti. Askerler,
susuzluklarını gidermek, abdest
almak için çeşme arıyorlardı.
Bir manastırın yakınında bir çeşme
bulup, ihtiyaçlarını giderirken,
manastırdaki birkaç rahibe,
askerlere yardım etmek için çeşmenin
başına geldi. Kadınların geldiğini
gören askerler, hemen çeşmenin
başından çekilip, sırtlarını
döndüler, kadınlara yan gözle bile
bakmadılar.
Bu durumu uzaktan ibretle seyreden,
Başrahib, hemen eline kağıt-kalem
alıp, haçlı kumandanına şunları
yazdı:
- ” Siz bu ordu ile nasıl başa
çıkabilirsiniz? Bunlar kadına-kıza,
mala-mülke önem vermiyorlar. Bütün
mal ve mülklerini feda ederek,
dinlerini yaymaya çalışıyorlar.
Herkese karşı iyi davranıp, kimseye
zulmetmiyorlar.
Ey Haçlı kumandanları! Siz
“Onlardaki bu ahlakı bozmadan,
ortadan kaldırmadan” onlarla
mücadele ederseniz, canlarınızdan ve
mallarınızdan mahrum kalacağınız
açıktır. Kendinizi ölüme
atmayınız!..”
**********
Cengiz hanın
elçileri
Şah Alaaddin Muhammed ve Cengiz Han
13. Yüzyıl Harzem İmparatorluğu
13. yüzyılda Harzem İmparatorluğu
dünyanın en zengin ülkesiydi.
Bugünkü İran, Pakistan, Afganistan
ve Orta Asya'nın büyük bir bölümü bu
imparatorluğun sınırları içindeydi.
Şah Alaaddin Muhammed bu büyüklüğün
çeşitli sorunları da beraberinde
getireceğini biliyordu.
İpek Yolu önemli bir gelir
kaynağıydı. Çin, Hindistan,
Ortadoğu, Doğu Rusya ve hatta Batı
Avrupa'dan tüccarlar ticaret
merkezleri olan Merv, Buhara ve
Semerkand'da bir araya geliyordu.
Semerkand'ın nüfusunun yarım
milyondan daha fazla olduğu
söyleniyordu ki, o zamanlar Paris ve
Londra'nın nüfusları taş çatlasa
otuz-kırk bindi. Dünyanın bu uzak
köşesinde geniş zevk bahçeleri
vardı. Egzotik meyve ağaçları, şırıl
şırıl akan çeşmeler eşliğinde
dünyanın dört bir yanından gelen
asiller hayatın tadını çıkarıyordu.
Aynı zamanda entelektüel bir
merkezdi bu imparatorluk. Her büyük
şehirde üniversiteler, kütüphaneler
olması Şahın imparatorluğunu İslam
dünyasının sanat, şiir ve bilgi
merkezi haline getirmişti. Aynı
zamanda bolluk İçinde olması da buna
etkendi. Bir dizi başarılı savaş
sonucunda imparatorluk her yönde
genişlemiş ve Fransa, Almanya,
İngiltere gibi ülkeler Haçlı
Seferlerine bile ancak elli bin
kişilik bir ordu gönderebilirken,
Harzem İmparatorluğunun tümü zırhlı
ve tam donanımlı beş yüz bin askeri
vardı. Hiçbir devlet Harzem
İmparatorluğu'nu kızdırmaya cesaret
edemiyordu.
Ancak Şah kötü haberler almıştı. Pek
ciddi bir şey değildi ama can
sıkıcıydı. Sinek küçüktür ama mide
bulandırır. Üç bin kilometre kadar
doğuda yeni bir güç doğuyordu. Ne
oldukları belli olmayan, çadırlarda
yaşayan, göçmen bir krallık. 1206
yılında bu barbarlar, adı Kralların
Kralı ya da Savaşın Kusursuz
İmparatoru anlamına gelen Cengiz
Han'ın yönetimi altında toplandı.
Cengiz Han Çin Seddi'nin ardına
geçmeyi başarmış ve kuzeydeki Çin
şehirlerini ele geçirmişti.
Bir Tatar hükümdarı olan Kuşluk,
Harzem İmparatorluğu'na komşu olan
Karakitai'de (bugünkü batı Çin) bu
yeni kağana karşı isyan etme
cesaretini gösterdi. Bütün büyük
hükümdarların yapacağı gibi Harzem
Şahı da bu isyana gizliden gizliye
destek verdi. Böylece barbar
devletini parçalayabileceği. Eğer bu
Kuşluk denen adam fazla güçlenirse
desteğini Cengiz Han'dan yana
çeviriverirdi.
Ama Cengiz Han sadece yirmi bin
adamdan oluşan iki tümen asker
gönderdiğinde yolunda gitmeyen bir
şeyler olduğuna anlamalıydı. Bu
adamlar Cengiz'in en iyi
komutanlarından Çepe'nin
kumandasındaydı. Çepe dağlardaki
isyanı bastırmakla görevliydi ve
altı yıl süren bir çarpışma
sonucunda isyanı bastırdı.
Cengiz'in askerleri ilerlemiş ve
imparatorluğun doğu sınırının çok
küçük bir bölgesini kontrol altına
almışlardı. Bu işgal için mantıklı
bir rota değildi çünkü o tarafta
Pamir Dağları vardı. Bu dağların
yüksekliği zaman zaman yedi bin
metreye kadar çıkıyordu.
Ticaret her zamanki gibi devam etti.
Dünyanın her yanından kervanlar
geliyor, vergilerini ödüyorlar ve
şehirlerdeki öteki tüccarlarla
alışveriş yapıyorlardı. Bu yeni
hükümdarın elçileri zaman zaman Şaha
gelir, dostluk belirtisi olarak ufak
tefek hediyeler verirdi.
Karşılığında da aynı şekilde
hediyeler giderdi. Ama rahatsız
edici bir şeyler olmaya başlamıştı.
Barbar Moğollar da kervanlarla
gelmeye başlamıştı. Kendilerine
tüccar diyorlardı ancak sadece
Çin'den bozulmuş artık şeyler
getiriyorlardı. Şahın ajanları
durumun farkındaydı ve hiç hoşlarına
gitmiyordu. Bu tüccarların aslında
ajanlar olduğu ve surların ne kadar
güçlü olduğuyla ilgili notlar
aldıkları, askerlerin nerelerde
durdukları ve surların üzerinde ne
kadar mancınık yer aldığı gibi
bilgileri ele geçirdikleri ortaya
çıktı.
Aynı zamanda Cengiz Han'ın
ordularının ne kadar güçlü olduğu
dedikodusunu halk arasında
yayıyorlar ve Harzem İmparatorluğu
halkını korkutuyorlardı. Tarih
boyunca bu taktik hep
kullanılmıştır. Rapor hazırlamaya
gelen tüccarlar, rakibin savunma
hattını öğrenip bilgileri hemen geri
ulaştıran diplomatlar ve ailelerin
resimlerini köprünün, savunma
birliklerinin Önünde çeken
turistler. Bu işin türlü türlü
yolları vardır. Bu üçüncü sınıf
barbarların gönderdikleri ajanlar
yakalanıp, mallarına el kondu ve
apar topar dışarı atıldı. Barbarlar
için iyi bir uyarı yapılmıştı.
Aylar geçti ve Şah seçeneklerinin
neler olduğuna baktı. Moğollar
binlerce kilometre uzaktaydı ve Çin
ile olan savaşlarına dalmıştı.
Casusların gönderilmesine tepki
gösterecek olsalar bile ordularını
Sibirya'nın geniş bozkırlarından
geçirip ulaşmaları en az altı ay
alırdı. Harzem İmparatorluğu'nun
sınırına geldiklerinde ise
karşılarında beş yüz bin Harzem
askerini bulacaklardı. Öylece mide
bulandıran sinek öldürülmüş, Şahın
ünü dünyaya bir kez daha yayılmış
olacaktı.
Cengiz Han'ın elçileri Şaha ulaştı.
Dilleri ve tarzları İslam dünyasının
elçilerinin dilleri kadar kibar
değildi, ancak anlaşılmıştı ki durum
Cengiz'in pek hoşuna gitmemişti.
Cengiz, iyi niyetle Harzem
İmparatorluğunun tüccarlarının kendi
ülkesinde ticaret yapmasına izin
verirken, kendi ülkesinin tüccarları
Harzem şehirlerinde soyulup dışarı
atılıyordu. Özür dilenmeli,
tüccarların zararları karşılanmalı
ve Moğol kervanına kötü davranan
sorumlular cezalandırılmalıydı.
Bir ders vermenin tam zamanıydı ve
Şah Muhammed'in bu dersi vermek için
harika bir fikri vardı. Elçi olarak
gelen Moğolların sakalları Şah ve
yanındakilerin huzurunda yakıldı.
Sakallar yanarken bayağı nahoş bir
görüntünün ve aynı zamanda kokunun
oluştuğu kesindir. Bazı kaynaklara
göre ise sakalı yakıldıktan sonra
Moğol elçisi öyle özensiz tıraş
edilmiş ki az daha kafası
kopuyormuş.
Her neyse, insan, acaba Şah neden
böyle yaptı, demekten alamıyor
kendisini. Casusları, Moğolların
"modern" bir ordu tarafından
kolaylıkla durdurulabilecek sıradan
barbarlar olduğundan emin miydi
acaba? Acaba kazanacağından emin
olduğu bir savaş mı başlatmaya
çalışıyordu? Tarihte resmi bir
bildirim yapılmadan savaşa
girişildiği olmuştur. Şahın
uyguladığı taktik ise Cengiz'i
öfkelendirecek kadar aşağılayıcıydı.
Yoksa Şah sadece eğlenmek mi
istemişti? Elçiler acı ve aşağılanma
içinde çığlık atarken Şah ve
beraberindekiler katıla katıla
gülmüştü. Ardından da elçiler kapı
dışarı edilmişlerdi.
Sonra fırtına başladı... Sen hem
Moğol elçilerinin sakallarını yak,
hem de bunun cezasız kalacağını
düşün. Moğol geleneklerine göre
taraflardan birinin öleceğinin
bildirilmesiyle savaş başlar. Ölen
tarafın kim olacağı ise bilinmez.
Yüz binden biraz daha fazla askerle
Cengiz Han 1219'da Harzem
İmparatorluğu'nun kalbine doğru
büyük bir hızla ilerledi. Birkaç ay
içinde şahın ordusu yenilmekle
kalmadı, resmen telef edildi.
Sonraki yıl, o muhteşem şehir
Semerkand düştü, tüm nüfus kılıçtan
geçirildi. Şaha Moğolların kendisi
için bir "av partisi" düzenlediği
haberi geldi. İki tümen uzman asker
Şahı öldürüp Cengiz'e kafasını
getirmek için harekete geçmişti.
Panik halindeki Şah kaçtı. Peşinde
de Moğol generali Subutay
yönetiminde yirmi bin asker vardı.
Takip üç bin kilometre kadar sürdü.
Sonunda Hazar Denizi'nde bir adaya
kaçtı ve korkudan saçı sakalı
beyazlamış şekilde öldüğü söylendi.
Bazı tarihçiler Harzem
İmparatorluğunu yıkan savaşın
tarihin en ağır savaşı olduğunu
söyler. Tüm nüfusun yüzde 75'i
kılıçtan geçirilmiş, bütün şehirler
dümdüz edilmişti. Sonuçta İslam'ın
akademik kalbi artık atmayacaktı.
Cengiz, giriştiği savaşta şahın
ordularının peşinden koşarken Hint
Okyanusu kıyılarına kadar ulaştı.
Subutay batıdaki ve kuzeydeki
bilinmeyen ülkelere keşfe çıkmak
için izin istedi. 1233 yılında geri
çağrılana kadar Kafkasları geçecek,
Rusya'nın verimli kara topraklarına
ulaşacak ve en sonunda Dinyeper
nehrinde duracaktı. Sahne elli yıl
sonra Moğolların Rusya ve Doğu
Avrupa'yı ele geçirmeye çalışmaları
için uygun duruma getirilmişti.
Şah, birkaç sakal yakmanın cezasını
tüm bir kıtanın yakılıp yıkılmasıyla
ödedi.
Ali Suavi'nin Çırağan Sarayı Baskını
20 Mayıs 1878, İstanbul
Halk arasında "93 Harbi" diye
bilinen Osmanlı-Rus savaşı 24 Nisan
1877'de başladığında Osmanlı
orduları doğrusu iyi savunma
savaşları vermişlerdi. Kars'ta Ahmet
Muhtar Paşa, Plevne'de ise Gazi
Osman Paşa'nın gösterdikleri
başarılara rağmen sonuçta savaş
Rusların zaferiyle bitmişti.
Plevne'nin teslim olmasından sonra
hızla Edirne'ye inen Ruslarla 3 Mart
1878'de Ayestefanos (Yeşilköy)
antlaşması yapılmıştı.
Bu yenilginin sorumluluğunu Meclis-i
Mebusan'a yıkan padişah II.
Abdülhamit 23 Aralık 1876'da ilan
ettiği Anayasayı askıya alarak
meclisi kapattı. Böylece bir yıl
kadar süren meşruti monarşi yerini
tekrar mutlakıyete, daha doğrusu 30
yıldan fazla sürecek bir istibdada
bıraktı. Hem bu baskı rejimine
duyulan öfke, hem de Rusların tüm
Balkanları çiğneyerek Edirne'ye
yürümeleri sırasında Rumeli'den
kaçarak İstanbul'a sığınan on
binlerce göçmen Yıldız Sarayı'ndaki
Abdülhamit'i fazlasıyla huzursuz
ediyordu.
Bu toplumsal öfke, bu umutsuz ve aç
yığınlar pekala tahtına mal
olabilirdi. Çünkü bunlar bir
ayaklanmanın ve saray darbesinin
koşullarını da yaratıyordu. Ağır bir
savaş yenilgisi nedeniyle Meclisin
kapatılması bir siyasi kriz anlamına
gelirken, başkenti işgal eden Rumeli
göçmenleri ise bir toplumsal krizin
başkent sokaklarına yansımasından
başka bir şey değildi.
Saltanatına yönelik tehlikeyi fark
eden II. Abdülhamit bir baskı
rejimine yönelerek işin içinden
sıyrılmaya çalışırken hayli
tedirgindi. Nitekim bu ihtilal
ortamından yararlanarak gerçekten de
Abdülhamit'i devirmeye kalkışan bir
ihtilalci çıkacak ve silaha
sarılacaktı. Abdülhamit'in uzun süre
kendisine gelememesine yol açan bu
"sarıklı ihtilalci"nin adı Ali Suavi
idi.
Yeni Osmanlıların önemli
kişiliklerinden biri olan Ali Suavi
daha sonraları "Türk
milliyetçiliğini ilk kez ortaya atan
bir mütefekkir", "Türk
milliyetçiliğinin bayrağı, zulme ve
istibdada çekilen ilk kılıç" gibi
övgülerle anılmasına rağmen yaşamı
da, düşünce dünyası da hayli karışık
ama hiç kuşkusuz çok ilginç bir
kişiydi. Rüştiye mektebini
bitirdikten sonra çeşitli
kademelerde devlet memurluğunda
bulunmuş, rüştiyelerde öğretmenlik,
medreselerde hocalık yapmıştı.
Filibe'deki tahrirat müdürlüğü
görevine son verilmesinden sonra
geldiği İstanbul'da siyasal
çalışmalara ağırlık veren Ali Suavi,
dönemin en önemli gazetesi
Muhbir'deki yazılarıyla dikkat
çekiyor, padişah Abdülaziz ve annesi
Pertevniyal Sultan hakkındaki
konuşmalarıyla sarayın da öfkesini
topluyordu. En sonunda gazetesi
kapatıldı ve kendisi de Kastamonu'ya
sürgün edildi.
Daha sonrasında ise dönemin pek çok
muhalifi gibi Ali Suavi'ye de
Avrupa'nın yolları göründü. Yeni
Osmanlıların hamisi Mustafa Fazıl
Paşa'nın çağrısı ve yardımıyla
Kastamonu'dan kaçarak Paris'e giden
Ali Suavi burada bulunan Yeni
Osmanlıların diğer önde gelen
kişileriyle, özellikle Namık Kemal
ve Ziya Paşa ile anlaşmazlığa düştü.
Londra'ya giderek bir süre orada
yaşayan Ali Suavi tanıştığı bir
İngiliz kadınla, Marie Stewar Lugh
ile evlendi, bundan dolayı da pek
çok saldırıya uğradı.
Bir "gavur"la evlenmek o dönem için
de pek hoş görülür işlerden değildi.
Yurtdışında iken bir süre Muhbir ve
Ulüm adlı gazeteleri de çıkaran Ali
Suavi, İstanbul'da saraya bilgi
verdiği ileri sürülerek Yeni
Osmanlılar arasında tecrit edildi.
Hatta Namık Kemal onun için şu
dörtlüğü bile yazmıştı: "Suavi
dedikleri o küçük adam/ Paris'te
oturmuş yanında madam/ Biz anı adam
sandık o da mı cüdam/ Aman yalnız
kaldı Mustafa Paşa."
II. Abdülhamit'in tahta geçmesi ve
meşrutiyetin ilanıyla af çıkması
üzerine Yeni Osmanlıların birçoğu
gibi Ali Suavi de İstanbul'a döndü.
Muhaliflere çeşitli mevkiler
dağıtarak onları kontrol altında
tutma politikası izleyen
Abdülhamit'ten Ali Suavi'nin payına
düşen de Mekteb-i Sultani'nin
(Galatasaray Lisesi) müdürlüğü oldu.
Bu görevdeyken pek çok önemli
yenilikler yapan Ali Suavi'nin bir
süre sonra padişahla arası açıldı ve
böylece ilk "sivil ihtilal"
girişiminin öznel koşulları da
hazırlanmaya başlandı.
Meclisi fesh edip Anayasayı askıya
alan II. Abdülhamit'in bir baskı
rejimine yöneldiğini gören Ali Suavi
Rumeli göçmenleri arasında
örgütlenme çalışması yaparak 150
kadar kişiyi silahlandırdı. Amacı
Çırağan Sarayı'nda "kafes hayatı"
süren eski padişah V. Murad'ı bir
baskınla kurtarmak ve yeniden tahta
geçirmekti. Aklı dengesi yerinde
olmadığı gerekçesiyle tahttan
indirilen Murad'ın sağlığının
düzeldiği söyleniyordu.
20 Mayıs 1878'de silahlanmış olarak
teknelere doluşan Ali Suavi ve
adamları Üsküdar tarafından yola
çıkarak Boğazı geçtiler ve Çırağan
Sarayı'na çıkartma yaptılar. Böyle
bir şeyi hiçbir şekilde beklemeyen
saray görevlilerini etkisizleştiren
Ali Suavi ve adamları Murad'ın
kapalı olduğu bölüme de girerek eski
padişahı kendileriyle birlikte
gelmeye ikna etmeye çalıştılar.
Ancak ortaya çıkan kargaşadan büyük
bir korkuya kapılan ve ne olduğunu
anlayamayan eski padişah asilere
direndi ve onlarla gelmeyi reddetti.
V. Murad'ı ikna edebilseler
geldikleri teknelerle tekrar Anadolu
yakasına dönecekler ve orada yeni
padişahı ilan edeceklerdi. Ancak
akli dengesi zaten pek yerinde
olmayan eski padişah asilerle
işbirliği yapmayınca bütün plan suya
düştü. Tam o sırada Çırağan'a baskın
yapan Abdülhamit'in Beşiktaş
Muhafızı Yedisekiz Hasan Paşa, Ali
Suavi ve adamlarına karşı zaptiyeler
ve askerlerle saldırıya geçti. Çıkan
çatışma esnasında Ali Suavi'nin
kafasına elindeki kalın sopayla
vuran Paşa bu "sarıklı ihtilalci"yi
cansız yere sererken adamlarından da
60 kadarını öldürerek Osmanlı
tarihindeki bu ilginç ihtilal
girişimini bastırdı.
Okuma yazması olmadığı için imzasını
atarken yaptığı şekil Arapça yedi ve
sekiz rakamlarına benzediği için
"Yedisekiz Hasan Paşa" diye
adlandırılan bu cahil adam, bir süre
Avrupa'da yaşamış, pek çok eser
vermiş ve ülkenin en önemli eğitim
kurumunun da müdürlüğünü yapmış Ali
Suavi'yi bir sopa darbesiyle
öldürünce sanki meydan savaşı
kazanmış büyük bir kumandan gibi II.
Abdülhamit tarafından "müşir"
rütbesiyle ödüllendirildi. Ali Suavi
ise, belki de "Vatan Şairi" Namık
Kemal'le atışmış olmasının da
etkisiyle, tarihin unutulup giden
isimleri arasındaki yerini aldı.
İngiliz Elçisinin Yanlış Hesabı
Büyükada'dan Döndü
Şubat 1807, İstanbul açıkları
Türkiye'nin Ekim 1998'de Suriye'ye
uyguladığı ve Abdullah Öcalan'ın
ülkeden çıkarılmasını sağlayarak
istediği sonucu da aldığı "silahlı
diplomasi" tarihte büyük devletler
tarafından zaman zaman uygulanan bir
yöntemdi. Silahlı kuvvetlerin açıkça
harekete geçirilip savaş tehdidi ile
üzerine yürünülen ülke daha zayıf
veya o anda savaşa hazır değilse
ödün vermek, geri adım atmak zorunda
kalırdı.
Türkiye 20. yüzyılın sonunda bunu
ilk kez uyguladı -ve böylece "büyük
devlet" olduğuna belki kendisi de
inandı- ama başka büyük devletler bu
yönteme daha önce çok
başvurmuşlardı. Ancak her zaman
istedikleri sonucu aldıkları
söylenemez. Nitekim İngiltere 19.
yüzyılın başlarında Osmanlı
İmparatorluğuna karşı aynı yöntemi
denedi ancak amacına ulaşamadı.
Büyükada önlerine kadar gelen
İngiliz savaş gemileri elleri boş
dönmek zorunda kaldı.
Nisan 1789'da tahta çıkışının hemen
ardından meydana gelen Fransız
Devrimi'nin estirdiği rüzgarların da
etkisiyle III. Selim Osmanlı
İmparatorluğuna yeni bir düzen
"Nizam-ı Cedid" getirmeye
çalışıyordu. Fransız Devrimi'nden
etkilenmişti ama 1798'de Mısır ve
Suriye'yi işgal eden General
Napolyon'dan doğal olarak
hoşlanmıyordu. Hatta bu sırada III.
Selim İngiltere ve Rusya'ya
yanaşacak ve onlarla ittifak
yapacaktı.
Daha sonra kendisini "Fransa
İmparatoru" ilan eden Napolyon'u III.
Selim başlangıçta yine tanımadı ve
doğrusu pek ciddiye almadı ama
Napolyon'un komutasındaki Fransız
orduları Avrupa'yı bir baştan diğer
başa hallaç pamuğu gibi atmaya
başladığında Osmanlı padişahı da
ülkesinin eski dostu Fransa'ya ve
Napolyon'a yakınlaşmak gereğini
duyacaktı. Napolyon'un Avrupa'yı
kasıp kavurması ve Osmanlıların
geleneksel düşmanı Rusların üzerine
yürümesi III. Selim'in işine
geliyordu.
Böylece III. Selim'in tavrı hızla
değişecek ve Fransa ile ittifaka
yönelirken İngiltere ve Rusya'yı
karşısına alacaktı. Napolyon'un da
istediği bu idi. Osmanlıların ve
İran'ın güneyden Rusları
sıkıştırmasını isteyen Fransız
imparatoru en güvendiği adamlarından
birini, General Sebastiani'yi
İstanbul'a elçi olarak gönderdi.
Fransız general gerçekten de
İstanbul'da çok iyi karşılandı ve
özel bir yakınlık gördü. O kadar ki,
Hıristiyan elçilerinin Osmanlı
hükümdarının huzuruna kılıçlarıyla
kabul edilmemesi yerleşmiş bir
kural, bir gelenek olmasına rağmen
Sebastiani kılıcıyla sultanın yanına
girebilen ilk Avrupalı elçi
oluyordu. Askeri başarılarına
hayranlık duyduğu Fransa ve
Napolyon'un desteğiyle III. Selim
ordusunu modernleştirip,
güçlendireceğini umuyordu.
Böylece süreç hızla Rusya ve
İngiltere aleyhine gelişmeye
başlayınca İngiltere "silahlı bir
diplomasi" uygulayarak III. Selim'i
bu politikadan uzaklaştırmaya ve
yeniden kendilerinden yana dönmesini
sağlamaya karar verdi. Elbette
İngiltere büyük bir güçtü ve bunu
ilk kez denemeyecekti. Son olarak
Nisan 1801'de Danimarka'ya yönelik
olarak bunu denemişler ve Kopenhag
önüne gönderdikleri Kraliyet
Donanması'nın topları ateşlenince
istedikleri sonucu almışlardı.
Aynı şey İstanbul için de
uygulanabilirdi; Çanakkale'den
girerek Marmara'yı geçen gemiler
Sarayburnu'na gelerek toplarını
Topkapı Sarayı'na çevirdiklerinde
III. Selim'in dize geleceğine
inanıyorlardı. İki yıldır
İstanbul'da İngiliz elçisi olan
Charles Arbuthnot Osmanlı
yöneticilerini ve III. Selim'i iyi
tanıdığına inanıyordu ve Londra'ya
yolladığı raporlarda Osmanlı
padişahının Sarayburnu'nda İngiliz
savaş gemilerini gördüğünde
yelkenleri suya indireceğinden kuşku
duymadığını yazıyordu. Sultan,
Boğaziçi'nde bir savaşa
girişmektense Bosna'da Fransızlarla
bir savaşa girmeyi tercih ederdi.
İngiltere bu doğrultuda hazırlıklara
girişerek Plymouth'dan yola çıkan
savaş gemilerine Doğu Akdeniz rotası
verirken İstanbul'daki İngiliz
elçisi Arbuthnot da Osmanlı
yönetimine bir ültimatom vererek
Fransız elçisi Sebastiani'nin
ülkesine geri gönderilmesini talep
etti. Çünkü Fransız elçisinin
Osmanlı başkentindeki faaliyetleri
Fransa ile İngiltere arasındaki
savaşta tarafsız olduğunu söyleyen
Osmanlı devletinin bu konumuna uygun
düşmüyordu. Ancak Osmanlılar hiç de
oralı olmadılar ve İngiliz elçisinin
taleplerine olumlu bir yanıt
vermediler. Hatta tam tersine
Charles Arbuthnot'un bu tutumu
öfkeye yol açtı ve İstanbul'da
istenmeyen adam haline gelmeye
başladı.
Bu arada İngilizlerin bu girişimleri
karşısında Boğazlar'dan bir saldırı
olasılığına karşı Çanakkale
Boğazı'ndaki savunma mevzileri, eski
kaleler de Fransızların desteğiyle
teknolojik olarak güçlendirilmeye
başlandı. Öte yandan İngiliz elçisi
ve İstanbul'daki İngiliz
vatandaşlarına da tehdit yağmaya
başlamıştı. Bu durum karşısında daha
önce gelip Galata önlerinde
demirlemiş olan bir İngiliz
firkateynine binen elçi ve bazı önde
gelen İngiliz vatandaşları gerilimin
doruk noktasına ulaştığı 1807
yılının Ocak ayı sonlarında
Marmara'ya doğru açılmak ihtiyacını
hissettiler.
Aslında İngiliz elçisi gerilimi
tırmandırma politikasını erken
başlatmış ve henüz İngiliz savaş
gemileri Boğazlarda görünmeden doruk
noktasına ulaşan krizi yönetebilecek
tarzda bir silahlı gücü arkasına
alamamıştı. İstanbul'daki
İngilizleri Çanakkale'ye doğru
götüren savaş gemisini boğaz
çıkışında ancak üç gemi daha
bekliyordu ve bunlar "silahlı
diplomasi" için yeterli bir güç
değildi. Malta'ya haber gönderilerek
on gemi daha ve çıkarma birlikleri
istendi.
Bir yandan Gelibolu'ya çıkarma
yapılacak, bir yandan da İstanbul'a
kadar gidilecekti. Ancak Amiral
Duckworth'un komutasında yedi
geminin daha Çanakkale Boğazı
açıklarına gelmesi için on gün
geçecekti. On bir gemiye ulaşan
İngiliz filosu bundan sonra bir on
gün daha rüzgarın uygun hale
gelmesini beklemek zorunda kalacak
ve ancak 19 Şubat 1807'de Kraliyet
Donanmasının gemileri tarihlerinde
ilk kez Çanakkale Boğazı'na girip
ilerlemeye başlayacaklardı. Boğazın
savunma mevkileri İngiliz gemilerine
ateş açtılar ama gemilere bir zarar
veremediler. Bazı eski Osmanlı
gemileri de düşman filosuna ateş
açacak ancak etkili olamayacaklar ve
karşı ateşle bazıları
batırılacaklardı.
Böylece Amiral Duckworth'un küçük
filosu Marmara'yı geçti ama Topkapı
Sarayı'nı tehdit edecek kadar
Boğaziçi'ne sokulamadı. Çünkü
Karadeniz'den esen güçlü rüzgar ve
şiddetli akıntı İngilizlerin
gemilerini istediği yerde
demirlemesine olanak tanımıyordu.
Zorunlu olarak ancak Büyükada
önlerinde demirleyebildiler. Ama
İstanbul'a on kilometreden uzak olan
bu mesafeden topların bir tehdit
unsuru olması pek mümkün değildi.
İki gün boyunca İngiliz gemileri
adalar civarında dururken bu gücü
arkasına alan İngiltere elçisi
Arbuthnot da İstanbul'a gelmiş
kendince çeşitli temaslar yapıyor,
sonuç almaya çalışıyordu.
İngiliz gemilerinin adalara kadar
gelmesi tabii ki Topkapı Sarayı'nı
endişelendirmişti. Ama daha sonra
kıyıya pek sokulamadıkları fark
edildi ve kentte savunma önlemleri
alındı. Sadece bir firkateyn Galata
önlerine gelebilmişti. İngiliz
elçisinin tehditlerine pek
aldırmayan Osmanlı yöneticileri tam
tersine Arbuthnot'u tehdit ettiler.
Halkın galeyan halinde olduğunu ve
her an kentteki yabancılara
saldırıların başlayabileceğini
söyleyerek bir an önce çekip
gitmelerinin en iyi yol olacağını
bildirdiler.
Amiral Duckworth 22 Şubat sabahı
gemilere İstanbul'u bombalamaları
emrini verdi ama hemen geri aldı.
Çünkü kente fazla sokulamadan
yapılacak bir bombalama pek bir işe
yaramayacağı gibi çıkarma birlikleri
de olmadığı için etkili bir sonuç
vermesi de beklenemezdi. Kentin bir
kısmında hasara meydan verebilecek
bombalar uzun vadede İngiltere ile
Osmanlı İmparatorluğu arasında çok
daha büyük ve kalıcı bir düşmanlığın
doğmasına yol açmaktan başka siyasi
bir sonuç üretemeyecekti.
Sonuçta İngilizler Şubatın son günü
tası tarağı toplayıp Marmara'ya
doğru açıldılar. Bu iç denizde
kalmayı güvenli görmeyen Amiral
Duckworth gemilerini Çanakkale
Boğazından geçirerek Ege'ye
çıkaracak, bu arada bu kez boğazdan
geçerken Osmanlı topları daha
isabetli atışlar yapınca bazı
gemileri de yara alacaktı. Ege'de
bir Rus filosu ile buluşan
İngilizler geri dönüp birlikte
İstanbul'u bombalamayı tartıştılar
ama bunun bir yararı yoktu.
Bunun üzerine her iki filo da
Akdeniz'e doğru yola çıkarken
İngiltere'nin "silahlı diplomasi"
denemesi tam bir fiyaskoyla
sonuçlanıyor, İstanbul'da ise
kutlama gösterileri düzenleniyordu.
Patrona Halil Ayaklanması
28 Eylül 1730, İstanbul
18. Yüzyılın başlarında III.
Ahmed'in saltanatı dönemindeki 'Lale
Devri' Osmanlı tarihi içinde
genellikle küçümsenerek ve
İstanbul'daki yönetici elitin
kendini kaptırdığı zevk ve
eğlenceler öne çıkarılarak
değerlendirilir.
Saray ve çevresinin sefahate dalması
bir gerçekse de bu durum ilk kez
böyle olmuyordu. Saray her dönemde
benzer bir yaşam sürüyor ancak bunu
duvarların arkasında yapıyordu,
ahalinin gözü önünde değil. Tabii
böylesi bir yaşam tarzının sarayın
ve hanedanın dışına doğru genişleyen
bir çevreye yayılması kolay değildi.
'Lale Devri' diye adlandırılan
dönemde sefahat konusunda biraz daha
ipin ucunun kaçtığı, biraz daha
halkın gözü önünde cereyan ettiği ve
nihayet biraz daha saray ve
hanedanın dışına doğru yayıldığından
söz edilebilir. Bir Batılı, dönemin
İstanbul'daki Fransız elçisi,
Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa'nın
konağında verilen bir gece davetini
şöyle anlatır:
"Laleler açtığı ve sadrazam onları
padişaha göstermek istediği zaman,
lalelerin açmadığı boşluklar başka
bahçelerden alınan ve şişeler içine
konan lalelerle doldurulurdu. Her
dört çiçekte bir, çiçekle aynı
seviyede bir mum yanar ve bahçe
yollarına her türlü kuşla dolu
kafesler asılırdı. Kameriyeler
muazzam miktarda ve şişelere konmuş
her türden çiçekle süslenir ve
sonsuz sayıda çeşitli renkli cam
lambalarla aydınlatılırdı. Bu
lambalar aynı zamanda davet için
özel olarak ağaçlıklardan getirilen
ve kameriyelerin arkasına
yerleştirilen çalılıkların yeşil
dallarına asılırdı. Bütün bu çeşitli
renklerin ve sayısız ayna ile
yansıtılan ışıkların etkisi
şahanedir. Işıklandırma ve Türk
müziğinin gürültülü konseri tüm
bunlara eşlik eder ve laleler açtığı
sürece her gece bu eğlenceler devam
eder. Bu süre zarfında Sultan ve
maiyeti sadrazam tarafından
yedirilir ve yatırılır."
Evet, yönetici elitin yaşamına
ilişkin tablo budur ve hiç kuşkusuz
bu kadarının ahalinin isyan
duygularını kışkırtması anlaşılır
bir şeydir.
Ama bu dönem sadece yönetici elitin
zevk ve sefasıyla anılacak bir dönem
değildir. Aynı zamanda İstanbul'da
önemli mimari düzenlemeler yapılmış,
eski yangın mahalleleri yeniden
imara açılmış ve İstanbul'da
dönemine göre bir kent yaşamı ortaya
çıkmıştır. İtfaiye bu dönemde
kurulmuş ve en önemlisi de ilk
matbaa 1729'da faaliyete geçmiştir.
1670'de Macar asıllı bir Hıristiyan
olarak doğan İbrahim Müteferrika
1693'de Müslümanlığı kabul ederek
Osmanlı'nın hizmetine girdikten
sonra Osmanlı devletinde Müslümanlar
adına ilk matbaayı kuran kişi
olmuştur. Daha öncesinde Ermenilere
verilen bir matbaa izni vardır ama
Müslümanlar adına ilk izni alan da
yine eski bir Hıristiyan olacaktır.
Başta Haliç civarı olmak üzere
İstanbul'un park ve bahçelerinin
lalelerle bezendiği bu yıllarda
devletin maliyesinde ve ordusunda da
bazı düzenlemeler yapılmıştır ama
genellikle olduğu gibi bunların
yoksul halka pek bir yararı
olmayacaktır. Geniş toplulukların
gözü önünde yaşanan sefahat ve
gelişmekte olan kent yaşamının
nimetlerinden yararlanılamaması öfke
birikimine yol açacaktır. Ve bir an
gelip bu öfkenin isyana dönüşmesi
için bir kıvılcım yeterli olacaktır.
Bu arada gayrimüslimlere tanınan
yeni bazı ayrıcalıklar ise İslam
adına ahaliyi kışkırtmak için çok
uygun bir malzeme oluşturacaktır.
İran'la süren savaşta uğranılan
başarısızlıklar üzerine padişah III.
Ahmed'in ordunun başına geçerek
sefere çıkması talebi öylesine
yoğunlaşır ki sarayın buna daha
fazla direnmesi olanaksız hale
gelir. Bunun üzerine Üsküdar'da
ordugah kurulur ve askerler İran
üzerine sefere çıkmak için
hazırlıklara başlarlar. Padişah ve
vezirler de Üsküdar'a geçerek
orduyla birlikte yola çıkmaya
hazırlanırlar. Ancak aslında padişah
III. Ahmed'in İstanbul'daki tatlı
yaşamı bırakarak savaşa gitmeye hiç
niyeti yoktur. Ordu bir türlü yola
çıkmamaktadır.
Sonuçta İran'ın temsilcileri
Üsküdar'a gelirler ve onlarla
yapılan görüşmelerde savaşı devreden
çıkaran kötü bir anlaşma yapılarak
padişah ve çevresi Boğazın Anadolu
yakasından Avrupa yakasına dönerler.
Ama bu da beklenen kıvılcım olacak
ve bu devire son verecek ayaklanma
patlayacaktır.
Eskicilikle uğraşan bir yeniçeri
olan Patrona Halil ve Muslu Beşe
önderliğinde patlayan isyan 28 Eylül
1730'da başladı ve dört gün boyunca
İstanbul sokaklarını ele geçiren
topluluklar 2 Ekim'e kadar evlerine
girmediler. Bir bölüm ulemanın da
desteğini alan asiler ilk gün kentte
duruma egemen olarak Topkapı
Sarayı'nı kuşattılar ve padişahla
pazarlığa başladılar. Ertesi gün
aralarında Sadrazam Nevşehirli Damat
İbrahim Paşa ile yakınlarının da
bulunduğu 37 kişinin kellesini
istediler. III. Ahmed çok sevdiği
sadrazamına hemen kıyamadı ama
direndiğinde kendi kellesinin de
gidebileceğini görünce üçüncü gün
İbrahim Paşa ve damatları
boğdurularak cesetleri asilere
teslim edildi.
Ancak isyanın bununla yatışması
mümkün değildi, elebaşılar padişahın
da tahttan çekilmesini istediler ve
istediklerini de yaptırdılar. III.
Ahmed l Ekim'de yeğeni Mahmud lehine
tahttan feragat ettiğini ilan etti.
Ertesi gün I. Mahmud tahta
geçecekti.
I. Mahmud padişah oldu ama saray
"ayak takımı"nın denetimindeydi.
Eskici Patrona Halil Rumeli
Beylerbeyi olmuş, Muslu Beşe de Kul
Kethüdası olarak sarayın yönetimini
ele almıştı. Rivayete göre Patrona
Halil eski püskü paçavralar içinde
dolaşıyordu ve hiç kuşkusuz bu durum
eski şatafata öfke dolu ahalinin
sempatisini canlı tutmak için etkili
bir yoldu. İsyan, meşruiyetini
sefahate son vermekten aldığı için
isyanın önderi de giyimiyle bunu
temsil ediyor ve ahalinin desteğinin
sürmesini sağlamaya çalışıyordu. Bu
arada Lale Devri sırasında
İstanbul'da yapılan zarif mimarı
yapılar yıkılıyor, halkın öfkesini
tatmin eden kitlesel ayinler gibi
yıkım ve yağmalar düzenleniyordu.
'Ayak takımı' iki ay boyunca Topkapı
Sarayı'na egemen olup devleti
yönetirken isyanın silahlı gücü
Yeniçerileri tabii ki ihmal
etmediler. Devlet yeniçerilerden
ebediyen kurtulmanın yollarını
ararken isyandan önce 40 bin olan
yeniçeri sayısı iki ay içinde 70
bine çıkmıştı. Ayrıca devletin
çeşitli yüksek görevlerine de 'ayak
takımı' arasından atamalar
yapılıyor, örneğin bir kasap Eflak
voyvodalığına atanıyordu.
Yaklaşık iki ay bu duruma tahammül
eden yeni padişah ve çevresi
kendilerini rezil ettiklerine
inandıkları bu paçavralar içindeki
asilerin hakkından gelmek için
fırsat kolluyorlardı. Nihayet
gereken örgütlenmeyi tamamladılar ve
asileri ortadan kaldırmak için uygun
ortamı hazırladılar. İran'a savaş
açılması konusunu görüşmek üzere
divan toplantısına çağrılan Patrona
Halil ve 14 elebaşı 25 Kasım 1730'da
sarayda pusu kuran askerlerce
öldürüldü. Bunları destekleyen ulema
da sürgüne gönderilirken, geri kalan
asilerin 28 Ocak 1731'de ikinci bir
kez ayaklanma girişimleri
bastırılarak yakalananlar idam
edildi.
Daha önce başına hiç böyle bir şey
gelmemiş olan dehşet içindeki
Topkapı Sarayı'nda iki ay süren
kabus böylece bitti. Ayak takımından
ve paçavralar içinde dolaşan
beylerbeyinden kurtulan saray eski
asaletine ve zarafetine tekrar
kavuştu!
Yerini şaşırıp "baş" olmaya kalkışan
"ayaklar" da yine yerlerine döndüler
ve yeni bir deneme için uygun
koşulların gelmesini sabırla
beklemeye devam ettiler...
Viyana'yı Kurtaran Kibir ve
Açgözlülük
1683, Viyana önleri
16. ve 17. Yüzyıllarda Avrupa'nın
kaderi iki hanedanın elindeydi;
Habsburglar ve Osmanlılar.
Habsburgların başkenti Viyana aynı
zamanda Avrupa'da Osmanlı askerinin
görülebildiği son nokta idi.
Viyana'nın Osmanlılar tarafından
fethedilmesi sadece en önemli rakip
hanedanının tasfiyesini getirmekle
kalmayacak Orta Avrupa'dan Batı
Avrupa'ya doğru Türklere yeni bir
yayılma alanı da açılacaktı. Ve
böyle bir durumda hiç kuşkusuz
Avrupa'nın tarihi çok farklı
şekillenecekti.
Viyana'nın fethine ilk kalkışan
Kanuni Sultan Süleyman oldu. 1529'da
75 bin kişilik o zamana göre büyük
bir orduyla Viyana önlerine gelerek
kenti kuşatmıştı. Ama Mayıs'ta
İstanbul'dan yola çıkan ordu
görülmemiş yağmurların etkisiyle çok
ağır ilerleyebilmişti. Bu arada
kuşatmada etkili olacak büyük
toplarını geride bırakmak zorunda
kalmış ve ancak Eylül sonlarında
Viyana önlerine gelebilmişti. Üç
hafta kadar kenti kuşatan Sultan
Süleyman, Avusturya İmparatoru
Ferdinand'ın kenti terk etmiş olduğu
gerekçesiyle -aslında artık kış
bastırdığı için- kuşatmayı kaldırmış
ve geri çekilmişti. Kenti alamamış
duruma düşmektense kendi kararıyla
vazgeçmiş olmayı tercih etmişti.
Ama Viyana'nın fethi Osmanlıların
zihninden çıkıp gitmedi. Nitekim 150
yıl sonra Temmuz 1683'de Osmanlı
ordusu bir kez daha Viyana önlerinde
göründü. Bu kez Sadrazam Kara
Mustafa Paşa komutasındaki 200 bin
kişilik dev bir ordunun elinden
Viyana'nın kurtulması bir mucize
olurdu! Ama tarihte kazananlar
açısından "mucize" kaybedenler
açısından ise "fiyasko" olarak
nitelendirilecek olaylara da yer
var.
Nitekim "Cihan Padişahı"nın
Sadrazamının olağanüstü kibri,
şehrin yağma edilmeden eline geçmesi
için gösterdiği açgözlülüğü ve 11
yıl önce 1672'de Dinyester Nehri
kıyılarında yenilgiye uğrattığı
Polonya Kralı Jan Sobieski'yi
küçümsemesi hem Viyana'yı
kurtaracak, hem de bu ihtiraslı
sadrazamın kellesine mal olacaktı.
17. Yüzyılda Osmanlı maliyesinde ve
ordusunda çeşitli reformlar yaparak
imparatorluğu güçlendiren Köprülü
Mehmet Paşa'nın evlatlığı olarak
yetişen Kara Mustafa Paşa,
Köprülü'nün oğlu Fazıl Ahmet
Paşa'dan sonra sadrazam oluncaya
kadar bazı önemli askeri başarılara
imza atmıştı. Özellikle 1672'deki
Kameniçe seferi askeri kariyerinde
bir dönüm noktası oldu.
Fazıl Ahmet Paşa'nın sadrazamlığı
sırasında Kaptan-ı Deryalığa
getirilen ve Sadaret Kaymakamlığı da
yapan Kara Mustafa Paşa, Köprülü
ailesinin bir mensubu gibiydi. Bu
ailenin hizmetlerinden memnun olan
IV. Mehmet tarafından 1676'da
sadrazamlığa getirildikten sonra
1678 ve 1680'de Ruslara karşı
savaşlarda başarılı olan Kara
Mustafa Paşa en sonunda Kanuni
Sultan Süleyman'ın başaramadığını
başarmak azmiyle Viyana üzerine
sefer için hazırlıklara başladı.
Nisan 1683'de Avusturya'ya açılan
savaşta ordu yola çıktığında Sultan
IV. Mehmet Belgrat'a kadar ordunun
başında geldi. Ancak daha ileri
gitmeyi uygun görmeyerek ordunun
komutasını sadrazama bıraktı ve
Edirne Sarayına ve av partilerine
geri döndü. Bu gibi büyük önemi olan
askeri seferler sırasında padişahlar
ordunun komutasını verdikleri
vezirlerine İslam Peygamberi
Muhammed'in bayrağı olduğu kabul
edilen Sancak-ı Şerif'i de teslim
ederler, böylece sefere yüklenilen
anlam farklı bir dinsel boyut da
kazanırdı. IV. Mehmet de böyle
yaptı. Daha önce Mühr-ü hümayununu
ve Kabe'nin anahtarlarını emanet
ettiği sadrazamına Belgrat'ta
peygamberin sancağını da teslim
ederek Viyana'ya doğru uğurladı.
Hızla Viyana'ya doğru yürüyüşe geçen
Osmanlı ordusu önüne çıkan her şeyi
yakıp, yıkıp, yağmalayarak Viyana
surlarının önüne geldiğinde Temmuz
ayının ortası olmuştu. Yani bu kez
birinci kuşatmada olduğu gibi bir
gecikme ve savaş mevsiminin sonu
gelmiş değildi. Dönemin
gözlemcilerinin aktardığına göre
Viyana'nın karşısına kurulan ordugah
neredeyse Viyana kentinden daha
büyük ve daha gösterişliydi.
Viyana'yı ele geçireceğinden hiç
kuşkusu olmayan Kara Mustafa Paşa
rivayete göre 1500 cariyenin
bulunduğu haremini bile yanında
getirmişti. En büyük kaygısı da
Habsburgların bu zengin başkentini
yağmaya uğramadan ele geçirmekti.
Osmanlı ordusunun geleneklerine göre
zorla fethedilen bir kent bir süre
için onu ele geçiren askerin
yağmasına bırakıldığından buna
meydan vermemek için kentin teslim
olmasını sağlamak gerekliydi.
Sadrazam da bunun için elinden
geleni yapmaya kararlıydı.
Askerin yağma hırsının ve hevesinin
azalması için yol boyunca ele
geçirilen kasaba ve köylerin yerle
bir edilmesine varan bir yağmaya göz
yummuş, böylece Viyana'nın fazla
hasar görmeden kendi ganimeti
olabilmesi için önlem almıştı. Hatta
kentin zarar görmesini istemediği
için Osmanlı ordusunun en büyük
toplarını yanında getirmemeyi bile
düşünmüş, daha küçük çaplı toplarla
yetinmişti.
Osmanlı ordusunun Viyana'ya
gelinceye kadar yol boyunca saçtığı
dehşet ve sergilediği güç karşısında
Avusturya İmparatoru I. Leopold ve
ailesi kenti terk etmiş ve geride
Starhemberg komutasında yaklaşık 20
bin kişilik bir savunma kuvveti
bırakarak Linz'e doğru çekilmişti.
Bunu öğrenen Viyanalıların iyice
morali bozulurken kenti kuşatan
Osmanlı ordusunun ise kendisine olan
güveni ve zafere olan inancı
pekişmişti.
Kara Mustafa Paşa 14 Temmuzdan
itibaren bir yandan kenti kuşatır ve
bunun için gerekli askeri önlemleri
alırken, bir yandan da kentin
kendiliğinden teslim olmasını
sağlayacak moral bozucu önlemlere
ağırlık veriyor, hatta gösteriler
düzenliyordu. Viyana'yı savunanların
savaşma gücünün kırılması için
gereken her şey yapılıyor, adeta bir
tür "psikolojik savaş"
yürütülüyordu.
Öncelikle ordunun neredeyse
Viyana'dan daha büyük, düzenli ve
gösterişli bir kent gibi surların
karşısına yerleşmesi dikkat
çekiyordu. Sadrazamın çadırı
gerçekten de bir saray gibi inşa
edilmiş, etrafını çeviren diğer
paşaların çadırları da konaklar gibi
yayılmıştı. Hatta Sadaret çadırının
çevresine çiçekler dikilerek küçük
bir park yapılması bile ihmal
edilmemişti.
Kuşatma için kurulan metris ve
tabyalarda da bir tür pervasızlık
sergileniyor, birliklerin ve
komutanların hareketlerinin de
kalenin içindekileri önemsemeyen,
ciddiye almayan bir havada cereyan
etmesine özen gösteriliyordu. Öyle
ki, Osmanlı ordusu istediği anda
kenti ele geçirebilecekmiş, kenti
savunanların elinden bir şey
gelemezmiş gibi davranıyordu.
Birlikleri teftiş ederken Kara
Mustafa Paşa bile tüfek menziline
girmekten çekinmiyor, maiyetiyle
birlikte adeta resmi geçit yapmaktan
zevk alıyordu.
Örneğin Tuna nehri üzerindeki adada
yer alan bir bahçeyi ziyarete
gidiyor, gidişte ırmağı atıyla
geçerken birkaç saat sonraki dönüşü
için hemen adayla kara arasına bir
köprü inşa ediliveriyordu. Kuşatma
bölgesinin çeşitli noktalarına sevk
edilen birlikler Viyana surlarının
dibinde mehteran bölüğünün çaldığı
askeri marşların eşliğinde ve gerçek
bir resmi geçit yaparak yola
çıkıyorlardı.
Bu arada ele geçirilen esirlere de
hiçbir şekilde merhamet
gösterilmiyor, böylece estirilen
terörün yaratacağı korkudan da
yararlanılmaya çalışılıyordu.
Kuşatma boyunca infazların yapıldığı
"Leylek Çadırı" sürekli
faaliyetteydi ve binlerce kelle
kesilmişti. Daha önceki savaşlardan
esir düşmüş Avusturyalı bir
hizmetkar sahibini öldürünce o
sırada orduda bulunan Avusturya
uyruklu 150 hizmetkarın hepsi
kılıçtan geçirilmişti. Viyana
yakınlarında kuşatılan ve teslim
olan bir kasabadaki binlerce kişi de
yine kılıçtan geçirilmekten
kurtulamamıştı.
Bir yandan da Viyana surlarına çok
şiddetli olmayan saldırılar
sürüyordu. Zaman zaman yapılan
hücumları Avusturya askerleri
püskürtmekte zorlanmıyordu. Ama
artık haftaları geride bırakan
kuşatma kentin 50 bin kişi civarında
olduğu tahmin edilen nüfusunun
yaşamını doğal olarak zorlaştırmaya
başlamıştı. Ele geçirilen esirlerin
verdiği bilgiler de Kara Mustafa
Paşa'nın kentin teslim olacağına
ilişkin umutlarını güçlendiriyordu.
Bu arada kuşatmanın kaderini tayin
edecek birkaç önemli olay meydana
geldi; birincisi, İstanbul'dan
getirilen Avusturya elçisi serbest
bırakılarak İmparatorunun yanına
gitmesine izin verildi. Böylece
Osmanlı'nın baş edilmez gücüne tanık
olan elçinin aktaracağı bilgilerle
kentin teslim edilmesinden başka
çare olmadığını imparator anlamış
olacaktı. Oysa elçinin ordunun
zaaflarına ilişkin gözlemleri ve
bilgileri de vardı ve bunların
Osmanlıların aleyhine kullanılacağı
hiç de dikkate alınmıyordu.
İkincisi, daha kuşatma başlarken
Budin Beylerbeyi Koca İbrahim Paşa
Viyana'nın arkasına düşen bazı
önemli kalelerin fethedilmesinin
doğru olacağını söylemiş ve böylece
Viyana'ya gelebilecek yardım
kuvvetlerinin bu noktalarda
engellenebileceğini belirtmişti.
Ancak Kara Mustafa Paşa bu öneriyi
fazla ciddiye almadı ve düşmanın
gücünü abartmak olarak
değerlendirdi. Oysa bu yapılmış
olsa, gerçekten de kuşatmanın
sonlarına doğru gelen yardım ordusu
engellenebilir, bir ölçüde
yıpratılabilir ve Viyana önlerindeki
meydana savaşına o kadar diri bir
şekilde çıkamayabilirdi.
Üçüncüsü, Avusturya İmparatorunun
Viyana'ya yardım çağrısının da
Avrupa'da pek karşılığı olmayacağı
varsayılmıştı. Dolayısıyla uzayan
kuşatmanın aynı zamanda imparatora
büyük bir askeri kuvvet toparlamak
için de fırsat ve zaman kazandırdığı
dikkate alınmadan kentin ele
geçirilmesini sağlayacak tayin edici
saldırılara girişmekten uzak
duruldu. 14 Temmuzda başlayan
kuşatma artık iki aya yaklaşıp da
Eylülün ilk haftasına gelindiğinde
Leopold'un ve Jan Sobieski'nin büyük
bir orduyla Viyana'ya yardıma
gelmekte olduğu öğrenilmesine rağmen
Sadrazam bu duruma pek aldırmadı.
Kendisini uyarmaya çalışanları da
korkaklıkla suçlayarak susturdu.
Böylece uzayan ve artık iki ayı
bulan kuşatma Osmanlı ordusu içinde
sıkıntılara ve moral bozukluklarına
yol açmaya başlamıştı. Yiyecek
kıtlığı başlamış ve fiyatlar çok
yükselmiş, hayvanların beslenmesi
için gereken otun bulunması için
artık iki günlük yola gidilir
olmuştu. Viyana önlerine gelinceye
kadar yapılan yağmalardan elde
edilen ganimetlerle İstanbul'a
dönmek asker için önemli bir kaygı
haline geliyordu. Ya sıkı bir
saldırıyla kent ele geçirilmeli, ya
da İstanbul'a dönüş için yola
çıkılmalıydı ve bunlar artık ordu
içinde açıkça konuşulmaya
başlanmıştı.
Öte yandan Hıristiyan dünyası da
Avrupa'nın bu en büyük kentini
kuşatan İslam ordusuna karşı
harekete geçecek ve Viyana'nın
kurtarılması için büyük bir ordunun
toparlanmasını sağlayacaktı. Bu
girişimlerden ve hazırlıklardan
bilgisi olan Viyana'daki savunma
kuvveti tüm zorluklara göğüs geriyor
ve teslim olmayı düşünmüyordu.
Nitekim Eylül'ün başında yaklaşık
100 bin kişilik büyük bir ordu
Viyana'nın yardımına gelmek üzere
yola çıkmıştı.
Durumu haber alan Kara Mustafa Paşa
hala düşmanını küçümsemeye devam
etti. Üstüne gelen kuvvet hiç de
küçük olmamasına rağmen kuşatmada
görev alan askerlerin sayısını iyice
azaltarak veya kuşatmayı tümden
kaldırarak bu orduyla meydan
savaşına girmeyi düşünmedi. Bazı
birlikleri kaydırarak ve yeniden bir
düzenleme yaparak Avusturya
İmparatoru ve Polonya Kralı'nın 100
bin kişilik ordusunun karşısına 30
bin kişilik bir kuvvetle çıkmayı
yeterli gördü. Bu savaşı
kazandığında Viyana'nın da eline
olmuş bir meyve gibi düşeceğini
umuyordu. Ama hiç de öyle
olmayacaktı.
12 Eylül 1683'de meydana gelen
savaşta Osmanlı ordusu ağır bir
yenilgiye uğrarken bütün
ağırlıklarını Viyana önlerinde
bırakarak hızla Belgrat'a doğru
çekilmek zorunda kaldı. Avrupa
topraklarında Osmanlılar ilk kez bu
kadar ağır bir bozguna uğruyordu.
Viyana önlerindeki bu savaşı kazanan
Avusturya ve Polonya ordusu
çekilmekte olan Osmanlı ordusunu
takip etse sonuç daha da vahim
olabilirdi ama buna kalkışmadılar.
Bunun üzerine Osmanlı ordusu az çok
toparlanarak Belgrat'a çekilmeyi
başardı.
Uğradığı bozgun karşısına şaşkına
dönen ve hem kendi sorumluluğunu
azaltmak, hem de öfkesini çıkartmak
için maiyetindeki birçok komutanın
kellesini vurduran Kara Mustafa Paşa
bu arada İstanbul'daki padişahın
gazabından da kurtulamayacağını
herhalde biliyordu. Viyana'nın
arkasındaki kaleleri almadan
kuşatmaya başlamaması konusunda
kendisini uyaran Budin Beylerbeyi
Koca İbrahim Paşa'yı da Viyana
önlerindeki meydan savaşında ilk
önce bozulan tarafa komuta ettiği ve
kendisinden önce çekilmeye başladığı
için idam ettirmesi de bir işe
yaramayacaktı.
25 Aralık 1683'de İstanbul'dan gelen
Kapıcılar Kethüdası Ahmed Ağa ve
Çavuşbaşı Mehmed Ağa Belgrat'ta
Sadrazamın huzuruna kabul edildiler.
IV. Mehmet'in bu görevlilerinin
neden geldiğini herkes gibi Kara
Mustafa Paşa da biliyordu. Yine
Osmanlı geleneklerine uygun bir
şekilde son anıma kadar Sadrazama
saygıda hiçbir kusur etmediler.
Padişahın emanet ettiği Mühr-ü
Hümayunu, Sancak-ı Şerifi ve
Kabe'nin anahtarlarını teslim
aldılar. Kara Mustafa Paşa
seccadesini serip namazını kıldı ve
ardından boğularak idam edildi.
Kellesi kesilerek verilen görevin
yerine getirildiğinin kanıtı olarak
Topkapı Sarayına gönderildi.
17. Yüzyılın sonlarında Osmanlı
İmparatorluğu artık eski gücünde
değildi. Batı Avrupa karşısındaki
üstünlüğünü kaybedeli epey olmuştu.
Ama yine de Viyana'nın belki bir
süre için Osmanlıların eline
geçmesini engelleyen şey Kara
Mustafa Paşa'nın olağanüstü kibiri
ve açgözlülüğü olmuştu.
Boşuna dememişler; "Az tamah, çok
zarar getirir!"
Fatih Sultan Mehmed'in Oğullarının
Taht Kavgası
1481-1494, Anadolu, Mısır, Rodos,
Fransa, İtalya
II. Mehmed, İstanbul'u alarak Bizans
İmparatorluğuna son vermiş ve tarihe
"Fatih" unvanıyla geçerken Osmanlı
devletini "imparatorluk" haline
getiren padişah olmuştu. Ayrıca
büyük dedesi Yıldırım Bayezid'ın
Timur'a yenilmesinden sonra Osmanlı
devletinin karşı karşıya kaldığı
dağılma tehlikesi ve on yıldan fazla
süren "Fetret Devri" sırasında
şehzadeler arasında çıkan taht
kavgalarının bir daha
tekrarlanmaması için "kardeş
katline" olanak tanıyan bir
"kanunname" de yapmıştı.
Nitekim daha sonra bu kanunnameye
uygun olarak çok kan dökülecek,
saraydan bir gün içinde 17
şehzadenin cesedinin çıktığına bile
tanık olunacağı zamanlar gelecekti.
Ama Fatih kendi oğullarına söz
geçiremeyecek ve Osmanlı tarihindeki
en ciddi, en uzun süreli ve
uluslararası boyutlar kazanan taht
kavgası da Fatih'in oğulları
arasında meydana gelecekti. Cem
Sultan ile II. Bayezid arasındaki
mücadele tam 13 yıl sürecekti.
Aralık 1459'da Edirne'de doğan Cem
Sultan ağabeyi Bayezid'dan on iki
yaş küçüktü ama ondan daha yetenekli
ve daha iyi yetişmişti. Bir Türk
beyinin, Dulkadiroğlu'nun kızından
doğan Bayezid, babası Fatih henüz
şehzade iken dünyaya gelmişti. Bir
Hıristiyan prensesi, Macaristan
Kralı Matyas'ın kuzeni Sofya'dan
olan Cem ise II. Mehmed "Fatih"
unvanını aldıktan ve imparator
olduktan sonra doğmuştu. Dinini
değiştirmemesine rağmen Çiçek Hatun
adını alan Sofya, II. Mehmed'in
hareminde yönetimi ele almış ve
padişahın en sevdiği karısı olmuştu.
Fatih, Sofya'ya o kadar düşkündü ve
öylesine değer veriyordu ki,
Hıristiyan olarak kalmasına ve dini
inancının gereklerini Topkapı
Sarayı'nda sürdürmesine izin
vermişti. Kendisinin de yine bir
Hıristiyan prensesinin -Sırp Kralı
Brankoviç'in kızı Mara Despina'nın-
oğlu olması Fatih'in Cem'i daha çok
sevmesinde rol oynamış olabilir. 3
Mayıs 1481'de Gebze'de son nefesini
vermeden önce Fatih'in "Benden sonra
tahta geçecek olan Cem'dir" dediği
söylenir.
Yunanca ve Farsça'yı çok iyi bilen
Cem Fransızca ve İtalyanca'yı da
oldukça iyi konuşuyordu. Farsça'dan
çeviriler yapıyor, müzik, edebiyat
ve felsefeyle ilgileniyordu. Önce
Kastamonu'ya daha sonra da ağabeyi
Mustafa'nın ölümü üzerine de
Konya'ya vali olarak atanan Cem'in
ağabeyi Bayezid'a göre yeniçeriler
ve halk tarafından daha çok
sevildiği söyleniyordu.
Babaları öldüğü sırada Bayezid
Amasya'da, Cem ise Konya'da
bulunuyordu ve tahta Cem'in
geçmesini isteyen Sadrazam Mehmed
Karamani Paşa hemen Cem'e üç ulak,
Bayezid'a de iki ulak göndererek
durumu bildirdi. Konya İstanbul'a
daha yakındı ama Topkapı Sarayı'nda
Bayezid daha örgütlüydü. Zaten
ölümünden önce Fatih'le oğlu Bayezid
arasında dolaylı bir iktidar
mücadelesi başlamıştı ve hatta
Fatih'in Üsküdar'dan hareket ettiği
orduyla Bayezid'ın üstüne yürüyeceği
söyleniyordu. Daha önce bilinen bir
sağlık sorunu olmayan padişahın
birdenbire rahatsızlanarak ölmesi
üzerine zehirlendiği ve üstelik
Bayezid'ın
adamları tarafından zehirlendiği de
ileri sürülecekti. Bayezid'ın damadı
ve Anadolu Beylerbeyi Sinan Paşa
ulakların Cem'e üç gün geç gitmesini
sağladı ve böylece daha erken haberi
alan Bayezid Amasya'dan hemen yola
çıkarak Cem'den önce İstanbul'a
gelip padişahlığını ilan etme
fırsatını buldu.
Ama kendisini tahtın asıl sahibi
gören Cem bu durumu kabullenmeyerek
toparladığı bir orduyla Konya'dan
yola çıktı. 28 Mayıs'ta Bursa
önlerinde ağabeyinin gönderdiği
orduyu yenerek Bursa'da
hükümdarlığını ilan etti. Kendi
adına para bastırıp, camilerde hutbe
okutarak Osmanlı'da ikili bir
iktidarın varlığını herkese
kanıtlamış oluyordu.
Bu arada İstanbul'da kontrolü ele
alan Bayezid iktidarını pekiştirmek
için önemli adımlar attı. Cem'in
destekçisi olarak bilinen Sadrazam
Mehmed Karamani Paşa'ya karşı
yeniçerileri kışkırttı ve onların
bazı haklarının elinden alınmasının
sorumlusu olarak gösterdi.
Yeniçerilerin sadrazamı katletmesi
üzerine hem Cem'in önemli bir
destekçisinden kurtulmuş, hem de
Yeniçerileri kendi yanına kazanmış
oluyordu.
Bayezid, ulema ve vakıf sahibi güçlü
aileleri de yanına alacak tarzda
davrandı. Zaten Fatih'in ölümüne
giden olayların nedenleri arasında
gösterilen vakıf arazilerine ve
mallarına el konulmasından
vazgeçileceğini ve bunların eski
sahiplerine verileceğini ilan ederek
kardeşiyle arasındaki iktidar
savaşının sonucunu tayin edecek bir
adım da atmış oldu.
Böylece konumunu güçlendiren Bayezid
büyük bir orduyla Bursa'daki Cem'in
üzerine yürüdü. Kardeş kanı
dökülmesini istemediğini söyleyen
Cem, Bayezid'la anlaşmanın yollarını
arayarak Anadolu topraklarının
Bayezid'a, Rumeli topraklarının ise
kendisine bırakılacağı ikili bir
yönetim önerdi ama kabul edilmedi.
20 Haziran 1481'de Bursa önlerinde
yapılan savaşı Cem kaybetti ve
böylece fiilen ikili iktidar
durumuna da son verilmiş oldu.
Cem'in Osmanlıların ilk
başkentindeki saltanatı ancak 20 gün
sürebilmişti.
Cem savaşı kaybetti ama taht
üzerindeki iddiasını, Fatih'in meşru
varisinin kendisi olduğu yolundaki
inancını kaybetmedi. Savaş alanında
ele geçirilemeyen Cem annesinin ve
ailesinin bulunduğu Konya'ya gizlice
ulaştı ve buradan da hemen yola
çıkarak Kahire'ye Memluklara
sığınmayı başardı. Eylül ayı
sonlarında ulaştığı Mısır'da Memluk
Sultanı Kayıtbay tarafından törenle
karşılanan Cem Sultan için artık
uzun yıllar sürecek bir sürgün
hayatı başlamıştı.
Oysa Cem'in tek düşüncesi yeniden
Anadolu'ya dönüp bir ordu
toparlayarak İstanbul'a yürümek ve
gasp edildiğine inandığı tahtını ele
geçirmekti. Bunun için Kayıtbay'ın
mali desteğine ihtiyacı vardı ve
Osmanlılarla ihtilafı olan Memluk
Sultanının da Cem'e ihtiyacı vardı.
Bu taht kavgasında Osmanlıların
yıpranacağını hesaplıyor, Cem'in
kazanması durumunda ise kendisine
dost olan bir sultanın İstanbul'da
olması tabii ki işine geliyordu.
Kayıtbay destek sözü verdi ama önce
yaklaşan Hac zamanını
değerlendirmesini ve Mekke'ye
giderek hacı olmasını önerdi.
Böylece bütün Müslümanlar gözünde
itibar kazanacaktı. Nitekim Cem de
bu öneriyi akıllıca buldu ve
binlerce taraftarından oluşan
görkemli bir kafileyle Mekke'ye
giderek Osmanlı hanedanından İslamın
kutsal topraklarına giderek hacı
olan ilk kişi oldu. Gerçekten de bu
durum İslam dünyasında Cem'in
itibarını ve desteğini artırdı.
Kahire'ye döndükten sonra ailesini
Kayıtbay'ın yanında bırakarak
yeniden Anadolu'ya doğru yola çıkan
Cem Suriye üzerinden Adana'ya geldi
ve 14 Mayıs 1482'de Karaman beyi
Kasım'la buluştu. Karamanlıların
yanı sıra Bayezid'a karşı olan
güçlerden bir ordu meydana getiren
Cem Ankara'ya doğru yürüdü ve kaleyi
kuşattı. Ancak Bayezid'in büyük bir
orduyla üzerine gelmesi üzerine
kuşatmayı kaldırdı ve Alaşehir'e
doğru çekildi. Kuvvetleri dağılmıştı
ve artık canını kurtarmaktan başka
yapabileceği bir şey yoktu.
Çareyi Rodos şövalyelerine
sığınmakta buldu. Şövalyelerin
lideri Pierre d'Aubusson'la yapılan
anlaşmaya göre adada özgür olacak ve
istediği zaman adadan
ayrılabilecekti. Güneyden
Anadolu'dan ülkeye girerek şansını
deneyen ancak kaybeden Cem bu kez
Batı'ya giderek, kendisine destek
olacağını söyleyen dayısı Macar
Kralı Matyas'la buluşmayı ve
Rumeli'den ilerleyerek tekrar
şansını zorlamayı düşünüyordu.
20 Temmuz 1482'de geldiği Rodos'ta
uzun süre kalmaya niyeti yoktu.
Saint-Jean şövalyeleri ise Cem'i
mümkün olduğunca uzun süre ellerinde
tutmak ve böylece hem Osmanlı
hükümdarının adaya saldırmasını
engellemek ve ondan para sızdırmak,
hem de Hıristiyan dünyası üzerinde
etkili olmak istiyordu. Avrupa'daki
her kral Osmanlı hükümdarının
korkulu rüyası olan böylesi bir
tutsağa sahip olmak için her şeyi
yapabilirdi. Balkanları ele geçirip
Orta Avrupa'ya doğru yayılmakta olan
Osmanlıları ve İslam'ı durdurmak
için Cem Sultan çok iyi bir araç
olarak görülüyordu. Bunu başaran
kral ise hiç kuşkusuz Avrupa'nın
hakimi olurdu.
Gerçekten de l Eylül'de Rodos
adasından gemiyle yola çıkan Cem
Sultan ve kendisini terk etmeyen bir
avuç adamı Ekim ayında Fransa
kıyılarına, Nice şehrine ulaştılar.
Cem'in bundan sonraki yedi yılı
bazen kısmen özgür, bazen de iyice
ağırlaşan tutsaklık koşulları içinde
Rodos şövalyelerinin yönetiminde
bulunan Fransa'nın Akdeniz
kıyılarındaki şatolarda geçecekti.
Bu arada bir Fransız asilzadesinin
Philippine adlı bir kızıyla kısa
süreli bir aşk yaşadığı ve daha
sonra ondan bir oğlu olduğu da
söylenir. Ellerindeki değerli
tutsağı kimseye kaptırmamaya çalışan
Saint-Jean şövalyeleri Bourganeuf'da
onun için özel bir kule bile
yaptırdılar. Batılılar Cem Sultana
"Zizimi" dedikleri için hala "Zizimi
Kulesi" diye bilinen bu özel
hapishanede Fatih'in oğlu iki yıldan
fazla kaldı.
Bu arada İstanbul'daki ağabeyi
Bayezid tabii ki hiç de huzurlu
değildi ve yaşadığı sürece tahtı
için bir tehlike olacak Cem'i
ortadan kaldırmak veya en azından
serbest bırakılmamasını sağlamak
için elinden gelen her şeyi
yapıyordu. Cem'i elinde tutanlara
yıllar boyunca her ay 40 bin düka
altın rüşvet verirken bir yandan da
onu öldürtmek için her yolu
deniyordu. Cem gerçekten de
Hıristiyan dünyası karşısında elini
kolunu bağlıyordu.
Cem'i destekleyenleri kendi yanına
çekmeye çalışıyor, siyasi ödünler
veriyor, anlaşmalar yapıyor,
hükümdarları satın almaya
uğraşıyordu. Fransa Kralı XI.
Louis'nin çok dindar olduğunu
öğrenince Cem'i kendisine teslim
etmesi için Topkapı Sarayı'nda
bulunan Hıristiyanlık için kutsal
emanetlerden "Vaftizci Yahya'nın
elini" ve "İsa'yı öldüren mızrağın
parçasını" krala vermeyi teklif
etti. Ancak hasta ve yakında
öleceğini düşünen kral bir kafirden
bunları kabul etmeye yanaşmadı.
Hıristiyan dünyasının ruhani lideri
Papa VIII. Innocentius da Cem'i elde
etmeye çalışıyordu. Osmanlılara
karşı bir haçlı seferi düzenlemeyi
düşünen Papa, Cem'i de ikna ederse
Türkleri Avrupa'dan atacağına
inanıyordu. Nitekim uzun uğraşlardan
sonra Saint-Jean şövalyelerinin
lideri Pierre d'Aubusson'u kardinal
yaparak Cem'in Roma'ya verilmesini
sağlayacaktı.
Mayıs 1489'da Roma'ya gelen Cem,
burada daha özgür olacağını ve
Macaristan'a geçme olanağını
bulacağını umuyordu. Ancak Papanın
Hıristiyan olma davetine şiddetle
karşı çıkınca yaşamı yine Rodos
şövalyelerinin elindeki gibi sürüp
gitti. Bu arada 6 Nisan 1490'da
dayısı Macar Kralı Matyas da ölünce
artık Cem'in Rumeli üzerinden
İstanbul'a yürüme hayalleri de sönüp
gidecekti.
Siyasi emelleri için Cem'le yakından
ilgilenen son hükümdar Fransa Kralı
VIII. Charles oldu. Kudüs üzerine
bir sefer yapmak niyetindeki
Charles, VIII. Innocentius'un ölümü
üzerine 27 Eylül 1492'de yeni Papa
olarak seçilen VI. Alexandre'ın
Cem'i ağabeyi Bayezid'a teslim etmek
için pazarlık yaptığını duyunca 31
Aralık 1493'de Roma'ya girdi ve
Cem'i kendi himayesine aldı. Fransa
Kralı ile birlikte İtalya'dan yola
çıkan Cem yolda hastalandı ve 24
Şubat 1494'de Napoli'de öldü.
Henüz 35 yaşında hayata veda eden bu
talihsiz şehzadenin ani ölümü
zehirlenmiş olduğunu gösteriyordu.
Ama bu konudaki esrar perdesi tam
olarak aydınlanamadı. Bayezid'ın
görevlendirdiği casuslardan birinin
berber kılığında Cem'in yanına kadar
gittiğini ve bir tıraş sırasında
usturasıyla kanına zehir
karıştırdığı söylentisi en çok
üzerinde durulan olasılıklardan
biridir.
Daha sonra ilaçlanarak bozulmadan
saklanan cesedi bile yıllar boyu
süren pazarlıklara konu olan Cem
Sultan en sonunda ölümünden 5 yıl
sonra Bursa'ya getirilerek toprağa
verildi.
On yedi yıl önce Anadolu
kıyılarından Avrupa'ya doğru yelken
açmak zorunda kalan Fatih Sultan
Mehmed'in en sevdiği oğlu taht
kavgasında bir türlü başarılı
olamamış ve Anadolu'ya ancak cesedi
dönebilmişti. Kurduğu imparatorluğun
taht kavgalarına sürüklenmesini
önlemek için "kardeş katline" bile
olanak tanıyan ve kendisinden sonra
Cem'in gelmesini vasiyet eden Fatih
ise ne oğullarının kavgasını
önleyebilmiş, ne de kendisinden
sonra Cem'in imparatorluğun başına
geçmesini sağlayabilmişti.
Büyük bir imparator olabilirdi, ama
"iyi bir baba" olduğunu kimse
söyleyemeyecekti!
Aziziye Müdafaası
(Savunması)
Doksan üç Harbi diye tarihe geçen
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşında,
Erzurum’daki Aziziye Tabyasında, Ruslara
karşı gerçekleştirilen müdafaa.
24 Nisan 1877’de Ruslar,
Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmişler,
batıda Tuna boyundan ve doğuda Kars
cihetinden saldırıya geçmişlerdi. Doğu
cephesinde ordumuzun başkumandanlığını
Gazi Ahmed Muhtar Paşa yapıyordu.
Kabiliyetli ve cesur bir asker olan
Ahmed Muhtar Paşa, Kars’ı alan Rus
ordusu karşısında askerini muhafaza
ederek programlı bir şekilde Erzurum’a
çekilmişti. Bu çekilme sırasında yaptığı
Halyaz, Zivin, Gedikler ve Yahniler
meydan savaşlarında zafer kazanmış,
hatta Sultan İkinci Abdülhamid Han
tarafından taltif görerek “Gazi”
unvanını almıştı. Askerimiz, kuvvet
ve teçhizat yönüyle üstün
Rus ordusu karşısında, silah ve yiyecek
bakımından iyi şartlarda olmaması
sebebiyle, Erzurum’a kadar çekilmeye
mecbur kalmıştı.
Erzurum’a yaklaşan Rus
ordusu kumandanı, Ahmed Muhtar Paşaya
elçi göndererek teslim olmasını istedi.
Paşa, komutanları ile yaptığı
istişareden sonra “kesinlikle hayır”
cevabını verdi. Teslim teklifi şehirde
duyulmuş, halk galeyana gelmişti.
Çocuğundan ihtiyarına, kadınından
hastasına kadar halkın, kanlarının son
damlasına kadar Moskof kâfirlerine karşı
savaşıp, vatan ve namuslarını, şehid
oluncaya kadar müdafaa edeceklerine
karar aldıklarını, Gazi Ahmed Muhtar
Paşaya bildirmişlerdi. Göz yaşlarını
tutamayan kumandan, heyet başkanının
alnından öptükten sonra, Sultan İkinci
Abdülhamid Hanın gönderdiği telgrafı
gösterdi. Padişah, telgrafında; “Şu anda
bulunduğunuz yer, Asya’nın en mühim
noktası ve düşmanın göz diktiği yerdir.
Bu sebeple Erzurum’u büyük bir tehlike
beklemektedir. Allahü teala muhafaza
eylesin, epeydir ordumuzda görülen
dağılma ve çöküntüler bu sefer de
meydana gelir, Erzurum’a bir zarar olur,
istilaya duçar olursa, böyle elemli bir
olayın devletimizin maddi ve manevi
varlığında açacağı yarayı size anlatmaya
lüzum yoktur. Şu halde, asıl iş görecek
ve devletin üzerindeki nimet hakkını
gözetip, milletimizin sizden beklediği
şerefi ispat edecek gün bugündür. Namus
ve şerefimizi muhafaza edemezsek, bu,
kıyamete kadar tarihimizden silinmeyecek
ve askerlik şerefimize sürülmüş acıklı
bir leke olacaktır…” diyordu.
Bu telgraf, halka
duyuruldu. Herkes balta, satır, kılıç,
süngü, tüfek, tabanca ne bulduysa
tedbirini alıp büyük bir heyecan içinde,
Rusların Erzurum’a yaklaşmasını
bekliyordu. Bu arada halkın içinde
gizliden gizliye faaliyet gösteren
Osmanlıyı içten vurmaya çalışan Ermeni
ve Yahudiler, menfi propaganda yaparak
halkın savaş azmini kırmaya çalıştılar.
Teslim olunduğunda can ve mal
emniyetinin olacağını, aksi halde
herkesin kılıçtan geçirileceğini
söyleyerek Rusların vaatlerini tekrar
ediyorlardı. Fakat, buna aldıran olmadı.
Ne pahasına olursa olsun
savaşacaklardı!..
Gazi Ahmed Muhtar Paşa
da, savunma tedbirlerini almış,
tabyalara güvendiği komutanları
vazifelendirmişti.
Anadolu içlerine doğru
yürümelerine, Erzurum’u tek engel olarak
gören Rusların başlıca gayesi, şehri ele
geçirmekti. Ayrıca, yerli Ermeni ve
Yahudilerden de faydalanıyorlardı.
Hacibey adlı bir hainin kumandasında, 8
Kasımı 9 Kasıma bağlayan gece, saat
ikide harekete geçen düşman, Aziziye
Tabyasına baskın düzenledi.
Baskın için, Müdürge ve
Tasmahur köylerinin Ermenilerini ve Vank
kilisesi papazlarını kullandılar.
Müslüman kılığına giren ve Osmanlıca’yı
çok iyi bilen bu hainlerin yardımıyla
Vank Deresindeki nöbetçileri şehid
ettiler. Büyük bir sessizlik içinde,
Aziziye Tabyasına girerek ikinci ve
üçüncü kesimlerinde uyuyan yüzlerce
askerimizi şehid ettiler. Tabyanın
birinci kesimi, biraz kenarda kalıyordu
ve komutanları kaymakam (Yarbay) Bahri
Bey, uyanıktı. İkinci ve üçüncü
kesimlerdeki gürültüyü işitmiş, baskına
uğradıklarını anlamıştı. Derhal silah
başı ederek, şiddetli bir müdafaaya
başladı. Türk askerini toplu katliamdan
kurtaran kaymakam Bahri Bey,
yaralanmasına rağmen, bunu askerden
gizleyerek müdafaaya devam etti.
Gece yarısı, top ve tüfek
seslerini duyan Erzurumlular, müezzinin;
“Ey Erzurumlular! Ey ahali!.. Moskof
kâfirleri Aziziye’yi bastı. Allah’ını
seven, eli silah tutan herkes,
askerimizin yardımına koşsun!… Vatanını
seven yetişsin!..” nidası üzerine, gece
karanlığında sokaklara döküldüler.
Bunlar arasında, Nene Hatun da vardı.
Askerini silah başı eden
Gazi Ahmed Muhtar Paşa, Aziziye
istihkâmından, telgrafla haber almaya
çalışıyor, fakat; “Harb oluyor!..”
cevabından başka bir şey öğrenemiyordu.
Paşa, üç tabur alarak Topdağı’na çıktı.
Oranın kumandanı Müşir Hasan Tahsin Paşa
ile birleşti. Ortalık iyice
aydınlandıktan sonra, Aziziye
istihkâmlarından birinde şiddetli
çarpışmaların olduğunu, diğer iki
tabyada ses seda çıkmadığını gördü.
Ahmed Muhtar Paşa, Kaptan Mehmed Paşa
kumandasındaki iki tabur askeri,
Aziziye’ye gönderdi. Kaptan Mehmed Paşa,
askerleriyle Aziziye istihkâmının
ortasındaki kışlaya doğru yaklaşınca,
Ruslar tarafından ele geçirilmiş olan
kışlanın mazgallarından şiddetli bir
tüfek ateşine tutuldu. Bunun üzerine
Kaptan Mehmed Paşa, kışlayı kuşattı.
Üçüncü kısımda çarpışma hâlâ devam
ediyordu. Artık, Erzurum halkı da
yetişmişti. Hücum ederek istihkâmın
içine girdiler. Düşmanla muharebe, göğüs
göğüse cereyan ediyordu.
Bu arada, tabyanın
birinci kısmından hâlâ çarpışmaya devam
eden Bahri Beyden, Ahmed Muhtar Paşaya;
“Gece, baskın anında yaralandığını,
askere belli etmeden çarpışmaya devam
ettiğini, acele yardıma gelinmesini”
bildiren bir haber geldi. Yardıma
gönderilen Kaptan Mehmed Paşa ve halk,
Bahri Beyin bulunduğu kısma geçti. İki
ateş arasında kaldığını gören düşman,
bozguna uğrayarak kaçmaya başladı. Halk
ve asker takibe başladılarsa da,
Rusların ateşi karşısında durakladılar.
Hadiseyi dikkatle takip eden
Topdağı’ndaki istihkâmlarımız, Ruslara
karşı ateşe başladılar. Bu durum
karşısında, başarı elde edemeyeceklerini
anlayan Ruslar, geri çekildiler.
O gün Aziziye
kurtarılmış, asker ve halktan 1000
civarında şehid verilmiş, 2300 civarında
Rus öldürülmüştü.
Kocatepe'nin Türk Uçaklarınca
Batırılması
21 Temmuz 1974, Kıbrıs açıkları
İngiltere, Türkiye ve Yunanistan'ın
garantörlüğünde 1960'da resmen
kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti adadaki
iki etnik topluluk arasındaki
ilişkileri bir sisteme bağladıysa da
Türkler ve Rumlar arasındaki
sorunlar bir türlü sona ermiyordu.
Her iki topluluk içinde de adanın
Türkiye'ye ve Yunanistan'a
bağlanması için faaliyetler sürüyor,
zaman zaman da saldırılar ve
katliamlar meydana geliyordu.
1963, 1964 ve 1967'de kanlı olaylar
cereyan etmiş ve Türkiye
"soydaşlarını kurtarmak üzere" adaya
silahlı müdahalede bulunmaya bile
kalkışmıştı. 1964 olaylarından sonra
Başbakan İsmet İnönü Kıbrıs'a
çıkartmayı ciddi ciddi düşünmüş ama
hem 5 Haziran 1964'deki ünlü
"Johnson Mektubu" hem de Türk
ordusunun bu çapta bir amfibik
harekatı yürütecek olanaklara sahip
olmaması üzerine çıkartmadan
vazgeçilmişti.
ABD Başkanı Johnson Başbakan İsmet
İnönü'ye gönderdiği mektupta, eğer
çıkartma yapılırsa bir Sovyet
tehdidi karşısında Nato'nun
Türkiye'nin yanında yer almayacağını
söylemiş ve İnönü de "Yeni bir dünya
kurulur, Türkiye de orada yerini
alır" gibi ağır bir laf etmişti, ama
olay da o noktada bitmişti. Buna
rağmen Türkiye bir gövde gösterisi
yapacak ve uçaklarını adanın üzerine
gönderecekti.
Bu harekat sırasında 8 Ağustos
1964'de Türk pilotu Cengiz Topel'in
uçağı düşecek ve pilot da hayatını
kaybedecekti. 1967'deki kriz
sırasında ise Yunanistan'daki
Albaylar Cuntası Yunan askerlerini
ve Grivas'ı adadan çekmeyi kabul
ederek geri adım atacaktı.
Ancak Yunan cuntası Kıbrıs
Cumhurbaşkanı Makarios'dan
kurtulmakta kararlıydı ve nitekim
1974 yazında harekete geçti. 15
Temmuz 1974'de Nikos Sampson
liderliğinde bir darbeyle Makarios
devrildi ve Kıbrıs'ta da Atina'daki
cunta yönetimin uzantısı bir yönetim
oluştu. Makarios son anda kurtularak
Malta'ya kaçmıştı.
Makarios'dan Türkiye de rahatsızdı
ama Sampson'un yönetiminin
kabullenilmesi de mümkün değildi.
Özellikle 1963 ve 1964 olaylarında
Türklere yapılan saldırılarla
tanınan Sampson hem uluslararası
anlaşmaları çiğnemiş, hem de adadaki
Türklerin can güvenliğini büyük bir
tehdit altına sokmuştu.
Türkiye'de iktidarda bulunan CHP-MSP
hükümeti adaya çıkartma yapmanın
kaçınılmaz olduğuna karar vermişti.
1964'de-ki krizden ders çıkararak
gereken önlemlerini alan Türk ordusu
da adaya yapılacak bir çıkartma
harekatı için gereken olanaklara
artık sahipti. Sampson yönetimi
uluslararası düzeyde tepkiyle
karşılanmış ve arkasında
Yunanistan'ın olduğu bilindiği için
Albaylar Cuntası da ağır bir baskı
altına alınmıştı. Dolayısıyla
koşullar Türkiye'nin adaya çıkartma
yapması için hayli uygundu.
Öteden beri adada denizle bağlantısı
olan bir bölgede Türk egemenliğinin
oluşturulması gerektiğine inanan
Türkiye'nin eline bu amacına ulaşmak
için iyi bir fırsat geçmişti.
Başbakan Ecevit ve Dışişleri Bakanı
Turan Güneş'in yürüttüğü temaslar,
bir diğer garantör devlet olan
İngiltere'ye ortak askeri harekat
önerileri olumlu karşılık bulmayınca
20 Temmuz 1974 sabahı Türk
birlikleri çıkartma harekatına
başladı. Başbakan Ecevit "Barış
Harekatı" adı verilen askeri
harekatın Kıbrıs'a barış,
Yunanistan'a da demokrasi getirmek
üzere yapıldığını söylüyordu.
Girne bölgesine çıkartma yapan Türk
birlikleri şiddetli bir direnişle
karşılaştılar ancak burada bir köprü
başı tutmayı da başaracaklardı.
Girne'den Lefkoşa'ya doğru ilerlemek
ve iki kent arasında bağlantı kurmak
zorundaydılar. ABD ve diğer ülkeler
Türkiye'nin askeri harekatına
karşıydılar.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi
hemen toplanarak ateşkes çağrısında
bulundu ve sorunun barışçı yollardan
çözümlenmesini istedi. Ancak Türkiye
artık askeri harekatı başlatmıştı.
Sampson'un darbesinin gayri meşru
niteliği ve Atina'da iktidarda bir
askeri cuntanın bulunması doğrusu
Ankara'nın işini kolaylaştırıyordu.
Girne ve Lefkoşa arasındaki
bağlantıyı kurup, askeri açıdan
saptanan hedeflere ulaşmadan BM'nin
çağrısına uyulması düşünülmüyordu.
20 Temmuz sabahı başlayan savaş 21
Temmuz günü de bütün şiddetiyle
sürerken Ankara'da savaşı yönetmekte
olan Genelkurmay Karargahına gelen
bir istihbarata göre Yunanistan'dan
Kıbrıs'a doğru yola çıkan bir filo
adaya silah ve asker götürüyordu.
Baf limanı açıklarına doğru
ilerlediği bildirilen bu Yunan savaş
gemilerinin durdurulması
gerekiyordu.
Girne limanında bulunan üç Türk
muhribi, Kocatepe, Adatepe ve
Mareşal Çakmak gemilerine bölgeye
doğru hareket etmeleri ve bu Yunan
filosunu karşılamaları emri
verilirken, Türk savaş uçaklarına da
aynı şekilde bölgeye intikal
etmeleri ve Yunan gemilerini
vurmaları bildirildi.
Ama bu arada Ankara'daki savaş
karargahı çok ilginç bir şey daha
saptadı. Bu Yunan gemileri Türk
bayrağı çekmişti ve telsiz
konuşmaları da Türkçe yapılıyordu!
Karargah hemen bu durumu
değerlendirdi; Yunan gemileri
Türkleri şaşırtmak ve kendi gemileri
sanmalarını sağlamak için Türk
bayrağı çekmek ve Türkçeyi iyi bilen
Yunan personelini kullanmak gibi çok
kurnazca bir savaş hilesine
başvurmuşlardı, ama Türk
Genelkurmayı bu numarayı yemezdi!
Türk ve Yunan askerleri NATO'da
birlikte çalıştıkları için ortak
yürütülen tatbikatlarda Türk
birliklerinin kullandığı dili ve
kodları iyi incelemişlerdi ve
görüldüğü kadarıyla gayet güzel
taklit ediyorlardı.
Bu durum hemen Başbakan Ecevit'e de
bildirilecekti. Çünkü yine o
saatlerde ateşkes görüşmeleri de
sürüyordu ve ABD Dışişleri Bakanı
Henry Kissinger'la Ecevit arasında
sürekli telefon görüşmesi
yapılıyordu. Kissinger,
Yunanistan'ın ateşkes istediğini
söylüyor ve Türkiye'nin de buna
olumlu yanıt vermesi için baskı
yapıyordu. Yoksa savaş Kıbrıs'la
sınırlı kalmayarak bir Türk-Yunan
savaşına dönüşebilirdi.
Adaya çıkartma yapmış Türk
birliklerinin ilk hedeflerine
ulaşmadan bir ateşkese yanaşmak
istemeyen Ecevit de zaman kazanmaya
çalışıyordu. Ecevit'e "Türk bayrağı
çekmiş ve Türkçe konuşan" Yunan
savaş gemilerinin Kıbrıs açıklarında
bulunduğu bilgisi verilince Türkiye
Başbakanı çok sevindi.
İşte Kissinger'in ateşkes baskısını
geriletmek için eline iyi bir silah
geçmişti. Kissinger'a Yunanistan'ın
ateşkes isterken samimi olmadığını
artık kanıtlayabilirdi; hem
ateşkesten söz ediyor, hem de asker
ve cephane yüklü savaş gemilerini
Kıbrıs'a gönderiyordu. Ve üstüne
üstlük de bu gemilere Türk bayrağı
çekip, Türkçe bilen personel
yerleştirerek kötü bir savaş
hilesine başvuruyordu. Kissinger'a
tüm bunları anlattığında ABD
Dışişleri Bakanının söyleyebileceği
bir şey kalmayacaktı.
Nitekim Başbakan Ecevit ABD
Dışişleri Bakanı ile bu konuyu tam
da bu çerçevede görüşecekti. Daha
sonra Henry Kissinger anılarını
yayımladığında o 21 Temmuz sabahı
kendisiyle Ecevit arasında geçen
telefon görüşmesini bütünüyle
aktaracaktı.
Ecevit telefonda bazı Yunan savaş
gemilerine Türkçeyi iyi bilen
personelin yerleştirilip, Türk
bayrağı çekildiğini ve bu gemilerin
batırılacağını söyleyince Kissinger
da şaşırmış, Ecevit'in sözünü ettiği
bölgede Yunan savaş gemilerinin
bulunduğu bilgisine sahip olmadığını
söylemiş ama Ecevit'in verdiği
bilgilere de kuşkuyla yaklaştığı
için çok ilginç bir yanıt vermişti.
Kissinger; "Evet, sayın başbakan"
demişti, "Türk bayrağı taşıyan ve
Türkçe konuşulan gemileri batırdığı
için Türkiye'yi kimse suçlayamaz."
Kissinger'ın anılarında aktardığına
göre Ecevit'le konuşmaları şöyle
olmuştu:
Ecevit: Yunanistan'ın ateşkes
istediğinden söz ediyorsunuz ama
ortada ciddi bir sorun var.
Yunanistan'ın samimiyetinden ve
güvenilirliğinden kuşkuluyuz.
Yuannides'in şeref sözü bir oyundan
ibaret. Yuannides'in sözlerinin
gerisindeki oyunu şimdi anladık.
Yunan bayrağı taşıyan her gemiye
ateş açabileceğimizi söyleyip
ardından da gemilerine Türk bayrağı
çekiyor!
Kissinger: Eh, kendi gemilerinizi
batırırsanız sizi hiç kimse
suçlayamaz.
Ecevit: Hayır, Dr. Kissinger, onlar
bizim gemilerimiz değil. Onlar Yunan
gemileri. Türk bayrağı çekmiş Yunan
gemileri.
Kissinger: Evet, sayın başbakan,
Türk bayrağı taşıyan ve Türkçe
konuşulan gemileri batırdığı için
Türkiye'yi kimse suçlayamaz.
Ecevit: Yunanlılar hile yapıyorlar.
Biz NATO müttefikiyiz ve Yunan
pilotlar kodumuzu biliyorlar. Türkçe
konuşuyorlar, pilotlarımızla Türkçe
ve bizim kod kelimelerimizi
kullanarak temas kuruyorlar. Bu
durumda Yunanistan'ın sözlerine
nasıl güvenebiliriz?
Kissinger: Tam olarak istediğiniz
nedir? Sizin zeki bir insan
olduğunuzu Harvard günlerinden
biliyorum. Size saygı duyuyorum ama
bu çatışma devam etmemeli. Bu iş
böyle giderse altı hafta boyunca
devam edebilir.
Ecevit: Ateşkes istediklerini
söylüyorlar ama ateşkesi adaya
askeri yığınak yapmak için
istedikleri açıkça ortaya çıktı.
Yunanlılar bu yöntemlere son
vermeliler.
Kissinger: Hangi yöntemlere son
vermeliler?
Ecevit: Ateşkese hazır olduklarını
söylüyorlar. Ama bir yandan da bize
ateşkesi çiğnemekte kullanacakları
hileleri de göstermiş durumdalar.
Kissinger: Bana ateşkesi kabul
etmeyeceğinizi mi söylüyorsunuz?
Ecevit: Ateşkesi kabul edeceğiz.
Kissinger: Bugün mü?
Ecevit: Şu anda sorunu görüşmekle
meşgulüz.
Kissinger'la bu görüşmenin ardından
"Türk bayrağı çekmiş ve Türkçe
konuşulan" Yunan gemilerinin
batırılması için bir engel
kalmamıştı. Çünkü Türkiye resmen
Yunanistan'la savaş halinde değildi
ama bu gemiler batırıldığında iş bu
noktaya kadar gidebilirdi. Ancak ABD
Dışişleri Bakanı'nın da onayladığı
gibi Yunanistan yaptığı hilenin
sonuçlarına katlanacaktı!
Türk savaş uçakları üç Türk
gemisinin üzerinde görüldüğünde
gemidekiler bunların Türk uçakları
olduğunu anladılar. Çünkü Yunan
uçaklarının menzili bulundukları
bölgeye kadar gelip böyle uzun uzun
dolaşmalarına yetmezdi. Uçakların
saldırıya geçmeye hazırlandığım
gören gemiler şaşkınlık içindeydi.
Pilotlarla temas kurmaya çalıştılar.
Ama tüm çabalar beyhudeydi, Türkçe
konuşmaları ve kendilerini Türk
gemileri olarak tanıtmalarının bir
şeyi değiştirmesi mümkün değildi.
Zaten pilotlara bunun bir Yunan
savaş hilesi olduğu bildirilmişti.
Pilotlar kendileriyle temas kurmaya
çalışan Türk gemilerinin subaylarına
küfürler yağdırarak saldırıya
geçtiler ve bombalarını bırakmaya
başladılar.
Saldıranın Türk uçakları olduğunu
bilen gemiler ateş de edemiyor,
kendilerini savunamıyorlardı.
Böylece Akdeniz'in ortasında kolay
bir hedef haline gelen üç Türk
muhribine Türk uçakları rahat rahat
bombalarını attılar. Uçakların ilk
saldırısında üç Türk muhribinden
Kocatepe ağır yara aldı ve hızla
batmaya başladı.
Mareşal Çakmak muhribi Kocatepe'nin
yanına doğru hareket ederek gemiyi
terk etmekte olan personeli
kurtarmak istedi. Ama bu durumu
gören uçaklar döndüler ve ikinci bir
kez daha saldırıya geçerek bu kez
yağdırdıkları bombalarla Mareşal
Çakmak muhribinde de ağır hasar
meydana getirdiler.
İsabet alan Mareşal Çakmak da kendi
derdine düştü, batmaktan kurtulmak
için Kocatepe'den uzaklaştı ve hala
çalışmaya devam eden tek kazanıyla
zigzaglar çizerek Mersin sahillerine
doğru çekilmeye başladı. Aynı
şekilde Adatepe de yara almış ve o
da bölgeyi terk etmeye çalışıyordu.
Görevlerini başarıyla tamamladığına
inanan pilotların üslerine dönerken
duydukları bir telsiz anonsu
gariplerine gidecekti; Baf
bölgesinde Türk gemilerinin
batırıldığını bildiriyordu telsiz.
Ama üslerine dönene kadar ne
olduğunu anlamayacaklar ancak yere
indikten sonra faciayı
öğrenebileceklerdi.
Adatepe ve Mareşal Çakmak muhripleri
delik deşik vaziyette de olsa ancak
ertesi gün Mersin'e ulaşmayı
başarırken kaderine terk edilen
Kocatepe muhribi Akdeniz'in sularına
gömülecekti. Kocatepe
mürettebatından 54 kişi hayatım
kaybedecek, kurtulanlar denizde
sallar üzerinde yaklaşık bir gün
geçirdikten sonra tesadüfen bir
İsrail balıkçı gemisi tarafından
kurtarılarak İsrail'e
götürüleceklerdi. Kurtulanlar
arasında Kocatepe muhribinin
komutanı Albay Güven Erkaya da vardı
ve yıllar sonra Deniz Kuvvetleri
Komutanı olacaktı.
Sonuçta ABD Dışişleri Bakanı
Kissinger'ın dediği oldu; Türk
bayrağı taşıyan ve Türkçe konuşulan
gemilerin Türk uçakları tarafından
batırılmasından dolayı kimse
Türkiye'yi suçlamadı! Zaten bir süre
"devlet sırrı" olarak kalan bu facia
nedeniyle Türkiye içinde de kimse
kimseyi suçlamayacak, kimseden hesap
sorulmayacaktı!
Türk Hava Kuvvetleri ile Türk Deniz
Kuvvetleri arasında meydana gelen
çarpışmada 54 denizci hayatını
kaybetmiş oldu, hepsi bu!
Çift Konsül Sistemi ve Hannibal
İÖ 219, Roma
Cumhuriyetin ilk günlerinde
Romalılar halkla devlet arasında
varolan anlaşmanın ne olduğunu hemen
anladılar. Tabiatı gereği devlet, ne
kadar düzenli olursa olsun, her
zaman vatandaşlarının özgürlüklerini
kısıtlamaya çalışır. Elbette buna da
devletin hep en iyisini bildiği
gerekçe gösterilir.
Toplumun güvenliğini sağlamak için
bir devletin eline bazı güçlerin
verilmesi, herkesin iyiliği için
bazı özgürlüklerden fedakârlık
edilmesi gerekmektedir. Romalılar,
elinde böyle güçler bulunduran,
özellikle savaş zamanında
başkumandanlık yapan yöneticilerine
baktıklarında kendisini kolaylıkla
diktatör olarak ilan edebileceğini
görerek korkuya kapıldılar. Bu
yüzden Roma'ya özgü bir yönetim
tarzı olarak, bir yıllığına görev
yapan çift konsül seçim sistemini
getirdiler.
Bu sistem, pratik bir çözüm gibi
gözüküyordu, çünkü bir şeyin
yaptırılması için toplu karara
varılması gerekiyordu. Savaş
zamanında da konsüllerden sadece
biri "savaş konsülü" olarak
tanınacaktı. Bu adam ordularla
beraber savaş alanına gidecek,
birliklere doğrudan emir verecekti.
Diğer konsül de Roma'da kalacak ve
devleti yönetecekti. Roma'da kalan
konsül, yerel muhafızlara, Roma
etrafındaki birliklere doğrudan emir
verme yetkisinde olacaktı. Böylece
orduya hükmeden, seferdeki konsül
megalomanca fikirler beslemeye
başladığında bir çeşit denge
sağlanabilecekti.
Tek sorun, iki konsül arasında
yapılan görev dağılımının iki adam
arasındaki ortak karara bağlı olması
ve önceden belirlenen bir pozisyona
sahip olmamalarıydı. Romalılar için
bu mükemmel bir fikirdi. Senato'da
karşıdevrim yapmak isteyen bir grup
olsa bile, seçecekleri konsülün
savaş zamanında orduya komuta
etmesini garanti edemezlerdi. Diğer
konsül bunu engellerdi. Böyle bir
kördüğüm yaşansa bile, kabul gören
çözüm her iki konsülün de savaş
alanına gitmesi ve ayrı ayrı
günlerde orduyu yönetmeleriydi.
Burada da düşündükleri şuydu;
aklından diktatörlük geçiren bir
kumandan olursa, bölünmüş bir
yönetim emellerine ulaşmasına engel
olacaktı.
Eğilim, sadece savaşla başkent
arasındaki ayrımı koymaktan ibaretti
ve böylece sistem yıllarca başarıyla
sürdü. Hatta Roma, İtalyan
yarımadasında en büyük güç olmuştu.
İÖ 3. yüzyıl ortalarında
Kartacalıların güçlü donanmasını
yenmişlerdi. Kartacalılar, İÖ 241'de
yenildikten sonra sarsılan
itibarlarını yerine getirmek için
karşılık verecekleri anı
bekliyorlardı.
İÖ 219'da Hannibal'in yönetimindeki
Kartaca ordusu İspanya tarafından
gelerek Romalılarla savaşmaya
başladı. İki yıl içerisinde Kartaca
ordusu Romalıları birkaç kez yenmiş,
Alpler'de bir geçit oluşturmuş, Roma
kapılarından bir hafta yürüyüş
uzaklığındaki Trasimene Gölü
kenarında kırk bin kişilik Roma
ordusunu mağlup etmişti.
Halk arasında Hannibal'in yakında
Roma'ya da gireceğinden
korkulduğundan şehirde panik
çıkmıştı. Bu olasılık, yetenekli
Romalı taktisyen Quintus Fabius'un
artçı saldırı tekniğiyle kısa bir
süre geciktirildi. Hannibal'in
erzaklarına yaptığı saldırılarla
Kartacalıların erzağını oldukça
azalttı, Kartacalıları etrafını
arkadan çevirdi ve genel olarak
düzensiz bir savaş yaptı. Bu, hiç
Romalılara özgü bir teknik değildi.
Onların tercihi doğrudan saldırıdan
yanaydı. Bu nedenle tarihte başarılı
savaş tekniği "Fabian Taktikleri"
diye adlandırılırken Fabius ise
görevinden alınacaktı.
Roma, İÖ 216 yılı için Lucius
Aemilieus Paul us ve Gaius Terentius
Varro adlarında iki yeni konsül
seçti. Yaşça büyük olan Paulus'un
savaş tecrübesi vardı, temkinli
oluşu ve profesyonel tarzıyla
tanınıyordu. Varro ise onun tam
zıddıydı; fevri, diğerlerinin
yönetimine karşı sabırsız ve şöhret
tutkunuydu.
Fabius'un görev yaptığı bir sene
boyunca büyük çapta değişimler
yapılmıştı. Roma seksen bin kişinin
üstünde yeni bir ordu yarattı ve
askerleri savaş eğitiminden geçirdi.
Her ne kadar savaş deneyimleri
olmasa da, yüksek rütbeler önceki
savaşlara katılmış deneyimli
askerlere ve daha önceki savaşlardan
sağ kalanlara verilmişti. Artık
güney İtalya'da ilerleyen
Hannibal'in bu ezici güç karşısında
boyun eğeceği ve mahvolacağı görüşü
hakimdi.
İki askeri kumandanın olması kimin
alana gidip savaşacağı ve kimin
oturup bekleyeceği problemini
doğurdu. Her zaman işe yarayan
sağduyulu davranış bu sefer
işlemedi. Paulus deneyimliydi, bu
yüzden de savaş alanına uygun
komutan oydu. Hannibal'in yarattığı
tehlikenin boyutunu anlayan da
sadece oydu. Karşılarındaki rasgele
bir şansla dize getirilebilecek bir
kumandan değildi. Savaşması zor bir
alanda karşı karşıya gelseler ve
sayıca çok üstün olsalar bile, yine
de yenmesi kolay olmayan bir
düşmandı.
Varro bu öneriye şiddetle karşı
çıktı. Kendisinin de en az Paulus
kadar yetenekli olduğunu iddia etti,
dahası Paulus'un şehirde kalmasını
ve ihtiyatları kontrol etmesini
önerdi. İhtiyar adamın böyle bir
savaş için çok temkinli olduğunu,
Romalıların tek ihtiyacının sayıca
üstün ordularını kullanarak hızlı ve
atak bir saldırı düzenleyebilecek
birisi olduğunu söyledi. Varro,
Hannibal'in kafasını Kartaca'ya geri
göndereceğine ve Roma ordusunun
savaşı hepten bitireceğine söz
verdi.
Varro'nun Paulus'a kolay elde
edilecek bir zaferi rahatça
bırakmayacak olmasının yanı sıra
Paulus'un da Varro'nun eline seksen
bin adamın kaderini teslim
etmeyeceği kesindi. Sonunda savaşa
ikisi beraber gitmeye ve yönetimi
bölmeye karar verdiler.
Böylece İÖ 216 yazında Roma'nın
gelmiş geçmiş en büyük ordusu güneye
doğru yola çıktı. Hannibal onları
bekliyordu. Düşmana yaklaştıkça
Varro'nun şevki azalmaya başlamıştı.
Belki Paulus'la yaptığı konuşmadan
etkilenmiş, belki de bir orduyu
yönetmenin, savaşta olmanın sadece
hedefi gösterip ileri komutunu
vermekten ibaret olmadığını aniden
anlamıştı. Hannibal'in bulunduğu
bölgeye yaklaştıkça Varro aslında
biraz daha temkinli olmaya başladı.
Orduyu yönetme sırası kendisine
geldiği günlerde, Paulus'un o gün
yapılması gereken harekatlarla
ilgili söylediklerini de dinlemeyi
ihmal etmedi. Paulus, sayıca üstün
olmanın getirdiği avantajın
farkındaydı. Yapmaları gereken iş,
Hannibal'i çektikleri yerde sayıca
üstün olan ordularının olayların
akışını belirleyebilecek bir konumda
olmaları, bir terslik anında geri
çekilebilecek güvenli alanları
bulunması ve Hannibal'in her
hareketine karşılık verebilecekleri
bir mevkiyi tutmalarıydı.
Ama Romalılar Hannibal'in yaptığı
hareketi beklemiyorlardı; Hannibal
arkalarından dolaşarak bir gece
seferi başlattı. Cannae şehri
yakınlarındaki bir erzak deposuna
saldırdı. Depoyu ele geçirdikten
sonra yakınlardaki bir nehri geçerek
nehre arkalarını verdiler. Varro'nun
komutasındaki güne rastlayacak bir
şekilde harekatlarım ayarladılar.
Her şey çok iyi planlanmıştı. Depoyu
kaybetmeleri Romalıların gururunu
çok yaralamıştı. Bir kumanda hatası
olarak da değerlendirilebilirdi.
Paulus'un görev yaptığı gün ve gece
gerçekleşen bir hataydı bu. Varro,
Kartacalıların pozisyonunu fark
edince birdenbire saldırgan bir
cesarete kapıldı. Hannibal tam da
istediği yerdeydi, gururlu
Kartacalıların bu noktada çok büyük
bir hata yaptıklarını düşünüyordu.
Savunması bir yıkılsa, ordusunun
geri çekilecek hiçbir yeri yoktu. Ya
nehre düşüp boğulacaklardı ya da
kılıçtan geçirileceklerdi. Varro tüm
ordunun saldırıya hazırlanmasını
emretti.
Paulus bu durum karşısında dehşete
düştü. Temkinli davranması için
Varro'yu uyardı. Hannibal aptal bir
kumandan değildi. Deponun ele
geçirilmesi gururlarını incitmek
için özel olarak
gerçekleştirilmişti. Hannibal'in
seçtiği pozisyon bile ne kadar kolay
yem olabileceklerini düşündürtmek
amacıyla seçilmemiş miydi?
Kesinlikle bunun aksi doğru
olmalıydı. Hannibal, Romalıların
kendisine saldırmalarını istiyordu.
Birdenbire farklı bir tuzakla
karşılarına çıkacak ve savaşı
kazanacaktı.
Varro, Paulus'un söylediklerinin
hiçbirini dinlemedi. Paulus'u fazla
ihtiyatlı davranan yaşlı bir adam
diye umursamadı. Bu, saldırgan,
cesaretli bir askerin işiydi, her
ağacın arkasında canavarlar gören,
havadan nem kapan birinin işi
değildi. Ayrıca Varro, bugün yönetme
sırasının kendisinde olduğunu
hatırlattı ve günün komutu
'ileri'ydi.
Belki de Paulus onu oracıkta
öldürmeliydi. Ama Romalılar
kanunlara saygılıydılar. O günkü
konsül dahi de olsa, aptal da olsa,
yasalar o anda gücü elinde tutanın
yanındaydı.
Böylece Varro ordusuyla saldırıya
geçti. İlk birkaç saatte her şey çok
iyi gidiyor gibi gözüküyordu.
Kartacalıların savunması Roma
saldırısının ağırlığı altında
çöküyormuş gibiydi. Romalılar onları
sonunda nehre doğru çekilmek zorunda
bıraktıklarında, Hannibal'in ordusu
bir yay şeklini almıştı. Savaşın
kontrolünü elinde tutmaya devam eden
Hannibal'in ordusunun asıl gücü her
iki taraftaki kanatlarıydı. Varro,
tüm birliklerine saldırı emrini
verdi, böylece ortalık karınca gibi
kaynaşan bir kalabalıkla doldu.
Sayıca üstünlüklerine güvenerek
merkeze doğru yüklenmeye başladılar.
Tam o sırada Hannibal o zaman kadar
pek bir şeye katılmamış olan
yanlardaki birliklerine saldırı
emrini verdi. Romalılar içeriye
doğru dönerken Kartacalıların güçlü
süvarileri Roma askerlerinin
arkasına geçip bir anda çarpışmanın
akışını değiştirdiler. Kısa bir süre
içinde Roma ordusunun etrafı
sarılmış ve her taraftan hücuma
maruz kalmışlardı.
Panik baş gösterdi. Koskoca ordu
tuzağa düşmüş, korkmuş bir
kalabalığa döndü. Binlercesi kendi
arkadaşları tarafından öldürüldü, ya
ayaklar altında çiğnenerek
ezildiler, ya da kendi canlarını
kurtarmak için ilerlemeye
çalışırlarken kılıç darbeleriyle
parça parça oldular.
Gün sonunda neredeyse yetmiş bin
Romalı ölmüş ya da esir alınmıştı.
Kumandayı ikiye bölme fikri Roma
ordusunun kötü sonu olmuştu. Ama
bütün bunlara rağmen her şeyin
sorumlusu kaçmayı başardı. Varro ve
birkaç arkadaşı tuzaktan çıkmayı
başardılar ve Roma'ya kaçtılar.
Döndüklerinde hepsi yaptıkları
hatadan dolayı sürgün edildiler.
Paulus'a gelince... verdiği iyi
fikirlerin ona sağladığı tek şey
Cannae'de rahat bir mezar oldu.
Savaş, on dört sene daha devam
edecekti.
Fransanın
intikam hırsı
Neye mal olursa olsun intikam almak
1780, Amerika
Savaş beklenmedik tarafların
yakınlaşmasına neden oluyor.
Amerikan devriminde de buna benzer
bir durum yaşanmıştı. Fransa'nın
savaşa girmesinin nedeni
İngiltere'yle aralarında
yüzyıllardır devam eden
anlaşmazlıktı. Tarihin cilvesi;
ABD'yi yaratan Fransa, İngiltere'den
intikam almak istiyordu.
Bazı tarihçiler bizi Fransız
devriminin Amerikan devrimini bir
kardeş gibi görüp yardım elini
uzattığına inandırmaya çalışır.
Ancak Fransa'nın Amerika'daki
kolonilerin devrimlerini
desteklemesinin eşitlik ve özgürlük
gibi ideallerle ilgisi yoktu.
Yönetimdeki genç sınıf ki bunlara
ünlü Lafayatte Markisi de dahildi,
Voltaire hayranıydı ve radikal
hareketlere sahip çıkmak onlara
uygun düşüyordu. Fransızların
Amerikan devrimini desteklemelerinin
en büyük nedeni İngilizlerden
intikam almaktı.
Amerikan devriminin başlamasından
sadece on iki yıl önce, Fransa on üç
koloninin baş düşmanı olarak
görülüyordu. Amerika kıtası Fransız
ve Kızılderili savaşlarını görmüştü
ve on binlerce insan ölmüştü. 1763
anlaşmasıyla Fransa Kuzey
Amerika'dan uzaklaştırılmış olsa da
acı anılar birkaç nesil daha
kafaları meşgul edecekti.
Fransızlar, İngilizlere karşı
kaybettiklerinde zararları
kolonicilerin kaybından çok daha acı
vericiydi. Koloniciler belki
çiftliklerini, ailelerini
kaybettiler ama Fransızlar bir
imparatorluk kaybetti. İlk başta tam
bir zafer mümkün gibi gözüküyordu,
ama sonunda Quebec, Ohio ve
Missisipi Vadisi kaybedilmişti.
Artık on binlerce Kanadalı ve
Fransız sadece birer mülteciydi.
Savaşta donanmalar, ordular yok
olmuş, bir ulusun gururu incinmişti.
Bu arada nefret edilen Anglo-Sakson
İmparatorluğu sınırlarının dışına
yayılıp zenginleşmeye devam
ediyordu.
Böylece 1775'de kolonilerde isyan
çıktığı haberleri memnuniyetle
karşılandı. Son savaşların bitmesi
ve isyan çıkması arasında geçen
zamanda İngilizler garnizon, bina
inşası, yönetim birimlerinin
gelirlerinin karşılanması, son
savaştan kalan borçların ödenmesi
için milyonlar harcamıştı. Bunun tam
tersine, Fransa ise deniz aşırı tüm
giderlerinden kurtulmuş ve
zenginleşmişti. Denizaşırı
sömürgelere para harcamadığında
Fransa'nın ekonomik açıdan bu kadar
gelişebileceği kimsenin aklına
gelmemişti. 18. yüzyılın
ortalarındaki ekonomik teori tamamen
kolonilerden sağlanan hammaddenin
getireceği para üzerine kurulmuştu.
İngiliz koloni!erindeki isyanın
neler getirebileceğinin gerçekten de
kimse farkında değildi. Saraya yakın
Fransız entelektüel ve
düşünürlerinde birden Amerikandaki
isyana yoğun bir destek verme
eğilimi baş gösterdi.
Aslında bunların hepsi tarihin en
büyük politikacı, entelektüel ve
propaganda uzmanlarından biri olan
Benjamin Franklin'in başının
altından çıkıyordu.
1776'da isyan hükümetinin bir
temsilcisi olarak Fransız sarayına
giden Benjamin Franklin hemen işe
koyuldu. Fransızlar tarafından resmi
olarak tanınmamış bir hükümetin
temsilcisi olduğu için resmi bir
şekilde sarayda takdim edilemezdi
ama o zaten tam bir saray adamıydı.
Davetlere sansasyon yaratacak
kıyafetlerle katılır, armonikasıyla
konserler verirdi. Kadınları
kendisiyle birlikte çıplak "hava
banyosu" yapmaya ikna ederdi.
Yetmişlerinde olmasına rağmen
Franklin'le bir gece geçirmek için
kadınlar sırada beklemek
zorundaydılar. Paris sosyetesinde
Franklin'in ne kadar çekici bir adam
olduğundan başka bir şey
konuşulmuyordu.
Bu arada her fırsatta Amerika
konusunu gündeme getiriyordu.
Entelektüellerle yaptığı sohbetlerde
insanlığın girdiği yeni dönemden
bahsedip Voltaire, Rousseau ve
Aydınlanma'dan övgüyle bahsediyordu.
Ekonomistlere doğal kaynaklar
açısından zengin olan yeni dünya
kolonilerinde sınırsız ve sorunsuz
ticaret yapma hakkını,
milliyetçilere ise intikam fikrini
sunuyordu. "Artık aynı savaşın
içindeyiz" diyordu. İki taraf da
İngiliz emperyalizmine karşıydı.
Açıkça söylenmese de Kanada'yı ve
Mississippi Vadisi'nin
zenginliklerini tekrar kazanma şansı
da olabilirdi.
Franklin, Fransızlara düşünecek çok
şey vermişti. Bu arada isyanla
ilgili başka tartışmalar da
başlamıştı. Sadece bir intikam şansı
değil, imparatorluğun yenilenme
şansı da vardı. İngiltere'den
kurtulur kurtulmaz bu on üç
koloninin içlerindeki
anlaşmazlıklara boğulacağına
inanıyorlardı. Karışıklık sırasında
birkaç koloninin kontrolünü ellerine
geçirmeleri çok kolay olurdu.
İmkanlar sınırsızdı.
Franklin'in başarılı pazarlaması ve
Fransızları bu işe sürükleyecek bol
miktarda neden olması Amerikan
isyanının karlı bir iş olabileceği
fikrini güçlendiriyordu. Yükselen
ihtiyatlı sesler asi Amerikan
ordusunun New York'un kuzeyinde bir
İngiliz ordusunu tutsak ettiği
duyulduğunda sona erdi. Bu
topraklarda bir nesil önce
Fransızlar ve İngilizler
çarpışmıştı.
Fransa, asi Amerikan hükümetiyle bir
anlaşma yaptı ve parasal destek
olmaya söz verdi. Amerikan devrimini
kurtarabilecek bir zamanlamayla,
1778'in Şubat ayında önemli
miktarlarda malzeme, üniforma ve
silah İngilizlerin barikatını aşıp
Forge Vadisine ulaştı. Bu destek
Amerikalılara büyük bir moral verdi.
Birkaç ay sonra da Fransa ve
İngiltere arasında resmi savaş ilan
edildi.
1780'de sanki büyük bir Fransız
keşif gücü Amerikan bölgesinde
ilerliyordu. Başlarında da Fransız
subaylar vardı. Fransızların
sağladığı on binlerce tüfek, süngü
ve üniformayı üzerlerinde taşıyan
Amerikan askerleriydi aslında. Yaşlı
Fransız savaş gemileri de
Amerikalılara verilmişti. Bu arada
Fransız donanması da Hint Okyanusu
ve Karayipler'de harekete geçmişti.
Sonuç olarak İngilizler Yorktown'da
teslim olduktan sonra savaş iki yıl
daha sürdü. Çatışmalar ise Kuzey
Amerika'dan Karayiplere, Manş
Denizi'ne, Cebelitarık'a, Güney
Afrika'ya ve Hint Okyanusu'na kaydı.
İspanya ve Hollanda da intikam
duygularının peşinde savaşa girdi.
Avrupalıların ilgisi Cebelitarık'ı
İngilizlerin elinden almaya
yoğunlaştığından savaşın başladığı
yer olan Amerikan kolonileri önemini
kaybetti.
Fransa ise az kalsın amacına
ulaşıyordu. Ancak savaşın son
yılında her şeyi berbat ettiler.
Karayipler'de ve Hint Okyanusunda
Fransız filolarının yenilgiye
uğraması Fransa'nın planlarını suya
düşürdü. Cebelitarık'ı almak için
kurulan Fransız-İspanyol ittifakı
ise başarısız oldu. Fransızlara
kalan büyük miktarlarda borçtu.
ABD'de on binden fazla askerin
masrafları, bir o kadar Amerikan
askerinin donatılması, askeri
harekatlar, donanmanın girdiği
savaşlar, yeni gemilerin inşası ve
İngiltere'yle savaş halinde
olunmasından dolayı Fransız
tüccarlarının iş yapamaması
Fransa'yı mali zorluğa sokmakla
kalmadı, tam bir iflasın eşiğine
getirdi. Yıllardır süren çabalar
sonuçta hiçbir kar getirmemişti.
Artık beladan kurtulmak isteyen
Fransa, Ocak 1783'te İngilizlerle
anlaşma imzaladı. Şu kabul edilmeli
ki, İngilizler Fransızları
Amerika'ya ihanet etmeye zorladı,
ancak Fransa ABD'nin tanınması ve
İngiliz kuvvetlerinin çekilmesinde
ısrar etti.
Bu durumda Fransa gerçekten de bir
intikam almış oldu. Ama ödenen
bedele gerçekten değer miydi? XVI.
Louis bu kararla sonunu
hazırlamıştı. Savaşın yarattığı
borçların altından kalkmaya uğraşan
Louis 1789'da vergi reformu yapmak
için bir toplantı düzenlemek istedi.
Ancak toplantı yerine devrim
yapıldı.
Devrim hareketini Lafayette Markisi
başlatmıştı. Louis yardım
istediğinde ise Amerikan hükümeti,
"Biz yabancı devletlerin işlerine
karışmasak daha iyi olur" dedi.
Louis, Amerika'ya yardım yüzünden
girilen borçlar sonucu kellesini
kaybetti. Devrim ise tüm Fransa'yı
bir kaosa sürükledi.
O zamanlar Fransa için ABD'ye yardım
etmek karlı görünmüştü. Ancak işler
yolunda gitmedi. Belki de Fransız
garsonların Amerikalı turistlere
kötü davranmasının nedeni
Amerika'nın yardım etmemesinin
cezasıdır.
Savaş başlatan
şöför
Arşidükün Otomobili Yanlış Yola
Girince
1914, Saraybosna
Yirmi yıl süren düşüşün ardından,
İngiltere, Prusya, Avusturya, Rusya
ve yeniden monarşiye dönen Fransa
imparatorları yeni bir gücün
yükselişine hiç de sıcak
bakmıyorlardı. Fakat belki de 19.
yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl
başlarında bu devletler arasındaki
anlaşma çabalan hiç de akıllıca
değildi. Habsburg veliahdının
Saraybosna ziyareti göz önüne
alındığında, felaketin ayak
seslerini duymak hiç de zor değildi,
Napolyon savaşlarından sonra 1815'te
Viyana'da toplanan büyük devletler,
"güçler dengesi" kavramını ortaya
attılar. Sürekli ittifaklar
önlenmeliydi. En iyi olan ise
pragmatik bir yaklaşım ile güçleri
dengelemekti. Tek bir devletin süper
güç olmasına karşı güç birliğine
gidilmesi kararlaştırıldı. Bundan
sonraki seksen yıl boyunca savaşlar
oldu.
Fransa ve İngiltere'yi Rusya ile
karşı karşıya getiren Kırım sorunu,
Fransa ve Avusturya arasındaki 1859
sorunu, 1860'lardaki Almanya'nın
birleşme ve devletleşme savaşları...
Bu sorunların hiçbiri Viyana'daki
kararları doğrulayıcı olarak
evrensel bir soruna dönüşmedi.
Bu dengeleri ilk bozan olaylar
1870-1871 Fransa-Prusya savaşı ile
başlayan Almanya'daki birleşme
savaşları oldu. Napolyon
savaşlarından utanç verici
yenilgilerle ayrılan Prusya, kuzey
Almanya'daki küçük ve ayrı
devletleri birleştirip, Prusya
krallığına bağlı tek bir devlet
haline getirmeyi planladı. Bu plan
son derece zekice yola koyuldu.
Planı uygulayan, belki de Avrupa'nın
19. yüzyıldaki en büyük devlet adamı
ve modern Alman devletinin kurucusu
olan Otto von Bismarck idi.
Bu yeni devletin ortaya çıkışı
Fransa'ya pahalıya mal oldu.
1870-1871 savaşlarında Alsas ve
Loren'i yeni devlete kaptırdılar.
Bismarck diplomatik açıdan zor bir
dönemece girmişti. Viyana
Konferansında ortaya çıkan
prensipleri tamamıyla benimsiyordu.
Fakat hiçbir zaman Fransa ile
dengeli ve eşitlikçi bir ilişki
içinde olamayacağının farkındaydı.
Fransa ilk fırsatta kaybettiği
topraklan geri almak isteyecek ve
yeni kurulan Almanya'yı Ren nehrinin
doğusuna geri püskürtmeye
çalışacaktı. Bunu yaparken de dünya
barışı için ne denli büyük bir
tehdit oluşturduğunu düşünmeyecekti
bile. Bu değerlendirmeler ışığında
Bismarck dış politikada üç prensip
oluşturdu.
Birincisi, hiçbir zaman Rusya ile
karşı karşıya gelmemekti. 1750'lerde
Prusya, Rusya ve Fransa'yı karşısına
aldığında, bütün ülke yerle bir
olmuştu. İkinci prensip ise, her ne
kadar Germen asıllı bir ülke de
olsa, Avusturya ile çok yakın
ilişkiye girmemekti. Çünkü Avusturya
ve Rusya Balkanlarda her zaman
düşman olmuşlardı. Ayrıca
Avusturya-Macaristan
İmparatorluğunun içinde yaşayan
değişik ırktan birçok topluluk
birbirine düşmek üzereydi.
Son prensip ise İngiltere ile iyi
geçinmekti. İngiltere ile hep ticari
alanlarda ortak olmuşlardı. Aynı
zamanda ortak kültüre sahiplerdi.
Fransa'ya karşı duruşları da
benzeşiyordu. Viyana Konferansı
denizlerdeki hakimiyeti İngilizlere
vermişti ama tüm ülkelere de
denizlere açılma konusunda hiçbir
sınırlama getirmemişti. Bu sebeple,
İngiltere ile zıtlaşmak hiç de
akıllıca görünmüyordu.
Bu şekilde yirmi yıl geçti. Alman
donanması küçük kalmayı sürdürdü,
sadece kıyılarını koruyabilecek
güçteydi. Rusya ile karşılıklı
yardım anlaşmasına varıldı. Buna
göre iki ülke endüstrileşmek ve dost
kalmak için birbirine yardım
edecekti. Avusturya ile de mesafeli
bir ilişki korundu. Bu dengeler II.
Wilhelm'in Prusya tahtına çıkışıyla
birlikte sona erdi.
Wilhelm dış politikada prensipleri
olan biriydi. Fakat çevresindekiler
genç Almanlardan oluşan yeni bir
nesildi. Çevresindekilerin
düşünceleri milliyetçilik ve "ırksal
kıskançlık" üzerinde
şekillenmekteydi. Almanya'nın
"güneşe çıkması"nın zamanının artık
geldiğini düşündüler. 18. ve 19.
yüzyıllarda İngiltere, Fransa,
Belçika ve Hollanda tüm Batı
Avrupa'dan daha fazla toprak
kazanmıştı. Almanya ulusal gururu
gereği kendi payına düşeni almak
istiyordu.
Rusya ve Avusturya ile ilgili
tutumları değişti. Rusya bir devdi
ve daha da büyümesi için bu ülkeye
yardım göndermenin anlamı yoktu. Öte
yanda Avusturya vardı. Ulusal
kimlikler sebebiyle Avusturya'da 19.
yüzyılda karışıklıklar baş
göstermişti. Avusturyalılar
Almanların gerçek kardeşleri idiler.
Öyle ki Fransa'ya karşı işbirliğine
gitmek durumunda kalmak küçük
düşürücüydü.
Wilhelm zamanın geldiğini düşündü ve
tahta geçer geçmez yola koyuldu.
Birkaç sene içinde yaşlı Bismarck
aradan çekildi. Rusya ile olan
yardım anlaşması yürürlükten
kaldırıldı. Alman donanmasının
yeniden yapılanma programı
başlatıldı. Afrika'daki bazı
bölgelerde ve Pasifik'teki bazı
adalarda kolonileşme çabalarına
girişildi. Avusturya ile daha yakın
bir ilişkiye geçildi. Wilhelm'in
yaptıkları milliyetçi Almanlar
arasında da heyecanla karşılandı ve
desteklendi.
1907'de Wilhelm, Rusya'yı,
Avusturya'nın Bosna'yı almasına ve
Balkanlardaki ilerlemesine karşı
gelmekle eleştirdi. İstanbul'u ele
geçirmeye uğraştığı için de Rusları
yerden yere vurdu. Tüm okyanuslarda
bayrağını dalgalandırmak ve
İngiltere ile başa baş hale gelmek
için donanmayı güçlendirmeye devam
etti. 1905'te İngiliz donanması
Fransa ile olabilecek bir savaşı
düşünmekten vazgeçerek Kuzey
Denizi'ne yöneldi ve orada
Almanya'ya karşı bir tatbikata
girişti. Fakat Almanlar gidişattan
ve donanmalarının güçlenmesinden son
derece memnundular.
1910'da sömürgeler kurdular. Mevcut
dengeleri bozmaktan hiç
çekinmediler. Fransa otuz yıl önce
kaybettiği yerler yüzünden intikam
hırsıyla Rusya ile gizli anlaşmalar
yaptı. Rusya da Sırbistan ile pakt
kurdu. Almanya gizlice Avusturya'ya
"istediğin gibi hareket et ve
ilerle, daima arkanda bizi
bulacaksın" mesajı gönderdi.
İngilizler, Hollanda ve Belçika ile
ortak hareket edeceklerini, Kuzey
Denizi'nin güneyindeki sahillere
inmeyi deneyecek her gücün
karşılarında kendilerini bulacağını
deklare ettiler.
Japonya bile sahneye çıktı,
İngilizlerle ortak pakta girdi ve
Pasifik'teki İngiliz çıkarlarını
koruyacağını açıkladı. Bundan sonra
beklenen tek şey, bir sömürgeyi
düşürme girişimiydi.
Bu şekilde 1914 Saraybosna
ziyaretine gelindi. Bu ziyaretin
arkasındaki mantık hiçbir zaman
bilinemedi. Yedi yıl öncesinde
Avusturya, Bosna ve Hersek'i Osmanlı
İmparatorluğundan savaşmaksızın
almıştı. Bu bölgede, günümüzde de
olduğu gibi, birçok etnik grup
yaşamaktaydı: Sırplar, Hırvatlar,
Slovenler, Arnavutlar ve Bosnalı
Müslümanlar. Küçük Sırp ülkesi
doğudaki komşularıydı. Eski Osmanlı
sisteminden çıkan Sırplar,
bağımsızlık kazandılar ve
Ortodoks-Slav dostları Prusya'dan
destek istediler. Rusya zaten
Avusturya'nın yayılmasına karşı
Sırpları kullanmaya dünden razıydı.
Sırbistan'da da değişiklikler göze
çarpıyordu. Kendi içlerindeki
radikal gruplar, ("Karakol Hareketi"
gibi) Balkanları yöneten hanedanın
eskiden beri Sırplardan geldiğine
inanıyorlardı. Bu duruma rağmen,
Avusturyalılar bu küçük Sırp
ülkesini ele geçirmeye karar
verdiler. Bunu kendi içlerindeki
etnik farklılıklara aldırmadan
gerçekleştirme yoluna gittiler.
Ordularında bile birkaç değişik dil
ve diyalekt konuşuluyordu ve şimdi
buna yeni bir karışıklığı katma
yolundaydılar.
Eski imparator, Franz Josef yarım
yüzyıldan daha fazla süredir tahtını
koruyordu. Artık dokunulmazlık
kazanmış bile sayılabilirdi.
Kıvılcımı ateşleyen ise onun varisi
Arşidük Ferdinand oldu. Ferdinand,
Saraybosna'yı ziyaret etmeyi
planlamıştı.
Ülkenin istihbarat birimleri
Bosna'daki Sırp terörist grupların
bir suikast hazırlığı içinde
olabileceğine dair duyumlar
almışlardı. Fakat bir şekilde bu
duyumlardan Ferdinand'ın hiç haberi
olmadı. Bazıları Ferdinand'ın
uyarılmamasının nedenini ona
yapılacak bir suikast sonucu
Sırplara savaş açabilmenin mazereti
olarak gösterirler.
Saraybosna'ya trenle gelen Ferdinand
ve eşi, üstü açık bir arabayla şehir
merkezine doğru yola çıktılar.
Karakol hareketine mensup
teröristler gerçekten de pusu
kurmuşlardı. Arabanın izleyeceği
yolun haritasını elde etmişler ve
aralarında işbölümü yapmışlardı. Her
grup görev yapacağı yerde
konuşlanmıştı. Konvoy şehir
merkezine yaklaştığında, içlerinden
biri bombanın pimini çekti ve
konvoya doğru fırlattı... fakat
yanlış arabaya.
Bomba patladı, konvoydakilerden
bazıları ile kimi gözlemciler
yaralandılar. Ferdinand turun devam
etmesi için ısrar etti. Konvoy şehir
merkezine girdiğinde, teröristlerden
biri, Princeps, yanlış bir yerde
beklemekteydi, çünkü kendisine
yanlış bilgi vermişlerdi. Boş bir
caddenin köşesinde bekliyordu, bu
caddeye konvoyun uğraması
planlanmamıştı bile.
Ferdinand şehir meydanında konuşma
yaptı, halkı selamladı ve programını
tamamladı. Ferdinand'ın şoförü yolu
karıştırdı ve yanlış bir sokağa
girdi. Hatasını anlayınca bir an
için durdu ve geri dönmeye karar
verdi. Princeps kurbanının birkaç
metre ilerisinde olduğunu gördü.
Silahını Ferdinand ve eşinin üzerine
doğrulttu ve tüm mermileri boşalttı.
Ve böylece yirmi yıllık bekleyiş
çatışmaya dönüşmüştü. Avusturya,
Sırbistan'a savaş açmak için artık
mazerete sahipti. Planlı olup
olmadığı hiçbir zaman bilinmeyecek
olsa da, Ferdinand suikastın
ardından ülkesine götürüldü ve
üçüncü sınıf bir cenaze töreniyle
gömüldü. Savaşın başlatılması için
feda edilmiş biri gibiydi.
Sırbistan, Rusya'dan Pan-Slav
dayanışması adına destek istedi.
Rusya işe karıştı ve Avusturya,
Almanların "arkandayız" mesajını
hatırlatarak yardım istedi. Almanya
işe karıştı ve Rusların geri
çekilmesi için müdahale etti.
Wilhelm, Ruslardan para musluklarını
kesince Fransızlar derhal Ruslarla
ittifak içine girmişlerdi.
Almanya, Fransa'nın Rusya ile
birlikte hareket edeceğini
bildiğinden Fransa'ya saldırdı.
Bunun için de Belçika'dan geçmek
zorundaydı, ama böylece İngilizlerin
de savaşa girmesine neden oluyordu.
Sağduyu sahibi tek ülke, en azından
bir süre için, İtalya'ydı. Avusturya
ile ittifakı vardı ve bir yıl sonra
savaşa katıldı.
Yirminci yüzyılın başında dış
politikadaki yüksek ideal ve
arzular, onlarca milyon insanın
hayatına mal olurken, Avusturya,
Rusya ve Almanya gibi devlerin
çöküşüne, komünizm, faşizm, II.
Dünya Savaşı, Soğuk Savaş ve nükleer
silahlanma yansına zemin hazırladı.
Nürmberg Davalarında Sunulan Nazi
Belgeleri
1945-46, Almanya
1918'de gaz yüzünden bir süre
gözleri görmeyen Hitler eğer gözleri
iyileşirse mimar olma planlarını
bırakıp politikacı olmaya kendi
kendine söz verdi. Görme yetisini
tekrar kazandığında Almanya'yı
bulunduğu umutsuz durumdan kurtarıp
ait olduğu yere yükseltmek için ant
içti. Ama daha sonra planda bir
değişiklik yaptı.
Tarihin önceki delilerden daha da
deliydi ve 20. yüzyılın en büyük
demogoguydu. Yaptığı işlerin kaydını
çok sıkı tutturuyordu. Gelecek
nesillerin bunlardan faydalanmasını
istiyordu.
Hitler ve propaganda bakanı Joseph
Goebbels ise kayıtlardan fazlasıyla
ilgileniyordu. Almanya o sırada film
yapımında uluslararası bir merkezdi.
Babelsburg'daki stüdyolarda bugün
klasik olan yönetmenler çalışırdı;
Fritz Lang (Metropolis, M), F.W.
Murnau (Nosferatu) ve Robert Wiene
(Dr. Caligari'nin Dolabı) bunlardan
bazıları. Dahası yetenekli kadın
belgeselci Leni Riefenstahl Olmpia
ve Azmin Gücü adlı destansı
filmleriyle Nazi propagandasına
destek olmuştu. Hitler ve
bakanlarına bu da yetmedi ve "Bin
Yıl Boyunca Reich" filmini
çektirdiler.
Film ve resim karelerine savaşla
ilgili her tür sahne kaydedildi.
Fabrikalar, eğitim kampları, göreve
gönderilen askerler, Berlin'in
tekrar inşası, sanat ve politika.
Etnik temizlik de tüm planın bir
parçası olduğundan toplama kampları
da filmde yer alıyordu. Naziler tam
anlamıyla "şecaat arz ederken
sirkatini söylüyordu." Ne kadar
kahraman olduklarını anlatmak için
gerçekleştirdikleri etnik temizliği
kanıt olarak gösteriyorlardı.
Almanya savaşı kaybedip Hitler
intihar ettiğinde Nazi savaş
suçlularını yargılamak üzere
uluslararası bir mahkeme kuruldu.
Mahkeme 20 Kasım 1945'de Almanya'nın
Nürmberg şehrinde başladı. ABD,
İngiltere ve Sovyetler Birliği'nden
gelen hakimlerin oluşturduğu bir
kurul mahkemeyi yönetiyordu.
Nazi savaş suçluları, görgü
tanıklarının ve işkence
kurbanlarının ifadeleri alınarak
yargılandı. Yargıçlar delillerin
sadece konuşulanlardan ibaret
olacağından korkuyordu. Dahası
olayların boyutlarının ne olduğu
sürekli sorgulanıyordu. Ölüm ve acı
savaşın normal bir parçası kabul
ediliyordu. Nazilerin çizgiyi
geçtiğini ispat eden herhangi bir
delil var mıydı?
O sıralarda CIA'nin başında olan ve
"vahşi" lakabıyla anılan Bili
Donovan sayesinde farklı arşivlerden
belgeler mahkemeye akmaya başladı.
Bunların arasında Nazilerin yönetim
birimlerinin yazışmaları da vardı.
Bu belgelere dayanarak da
yargılananlar mahkum edildi.
Hitler ve Goebbels'in sinemaya
ilgileri sayesinde, Nazilerin
yaptıkları ve toplama kampları
filmlerinde delil olabilecek birçok
unsur ortaya çıktı. Nazilerin ne
kadar korkunç olduklarını hayal
gücüne bırakmayan belgelerdi bunlar.
Hitler çok iyi biliyordu ki bir
resim bin söze bedeldi.
Duruşmaların sonunda yirmi bir Nazi
subayı çeşitli savaş suçlarından
hüküm giydi. On ikisi ölüme mahkum
edildi, gerisi hapse gönderildi.
Daha ah düzeydeki askerler ve
gardiyanların davalarından da 24
idam 128 hapis kararı çıktı.
Bu dava için daha sonra özür
dileyenler oldu. İçinde bulundukları
koşullardan dolayı kişilerin suç
olarak görmedikleri eylemleri
yaptıkları için
cezalandırılamayacağı söylendi.
Ancak ABD Yüksek Mahkemesi Başkanı
Robert Jackson bireyin bilinci
dahilinde yaptığı her davranıştan
sorumlu olduğunu savunan fikirleri
kabul gördü.
Savaş suçları konusunda fazla
anlaşmazlık yoktu. İşlenen suçlar
gelecek kuşaklara ibret olması için
kayıtlara geçti.
|