Önce biz ne istiyoruz?
"Yurtta sulh, cihanda sulh" sözünü söyleyen Atatürk dünyada ve
yurttaki barışın ancak güçlü bir ülkeye sahip olmaktan geçtiğini de
vurgulamıştır. Evet güçlü ekonomisi ve askeri gücü olmayan devlet
dış tehditlerle karşılaştığı vakit çözülebilir bu ihtimali her an
düşünen Atatürk tam bağımız Türkiye için çalışmış ve bu bağımsız
ülkenin dünya siyasetini de belirleyebileceğine inanmıştır ve
hedefinin ise sulh olduğunu her fırsatta belirtmiştir. Ülke olarak
önceliğimiz vatandaşlarımızın bağımsızlığı, refahı ve dünya
devletlerinin birbirlerinin egemenliklerine müdahale etmeden saygın,
uygar yaşam seviyesini yakalayabilmek ve bunu korumaktır.
Gelişen yeni dünya düzeninde her toplum kendine rahat hareket
edebileceği bir yer açabilme çabasındadır. Bunu gerek dini zeminler
üzerinden gerek hedeflerin ortaklığı çıkar zeminleri üzerinden büyük
hızla gerçekleştirmektedir. En son gerçekleştirilen güya terör
karşıtı! yapılan Orta Doğu sömürge bölgelerine yerleşme çabasını
Amerika Birleşik Devletleri ısrarla sürdürmekte ve karşısına çıkan
engelleri ise CIA ve kurduğu gizli örgütlerle kaldırmaktadır. Orta
Doğuda Osmanlı İmparatorluğu döneminde Böl, Parçala, Yönet
başarısı günümüzde de geçerliliğini sürdürmekte ve Arap
devletlerinde bunu kolaylıkla uygulayabilmektedir.
Türkiye'de de bu çabalar başlamış ve bir takım grupları
kışkırtmalar gözlemlenmiştir. Türkiye için düşünülen konum işlerine
gelen yerlerde kullanmak uyuyan toplumu daha derin uykuya gömmek
uyandıkları vakitte de dağılmış Türkiye Cumhuriyetinde bir araya
gelecek bir gücün kalmamasını sağlamaktır. Biliyoruz ki tarihte
Türkler bu uyku dönemlerine sık sık girmiş ama her seferinde kötü
bir son ortamı oluşmadan uyanmıştır. Bunu en son Mustafa Kemal
Atatürk döneminde yaptık ama uykuya yönlendirilmemiz uzun sürmedi,
buna sebebi kendimizde arıyoruz ki bu bizi iyi yönetecek
yöneticileri başa getiremeyişimizdendir.
Çok şükür ki toplumumuzda uyuyan kesim olduğu kadar uyanık
gençlerimizde vardır. Ülkemizin uyuyan toplum yapılmak istenmesiyle
Orta Doğu Bölgesinde güçlü bir devlet kalmayacaktır. Tarihte bu
bölge Baharat Yolu, İpek Yolu adlarını almış bu bölgede kurulan
devletler kısa zamanda güçlenmiş ve dünyada söz sahibi olmuşlardır
ama en ufak bir sendeleme gösterdiklerinde hemen yıkılmalarına
çalışılmıştır yani bu bölge üzerinde hakimiyet kurmak güç
istemektedir ve bu gücü bulan bu bölgeye hakim oldukça dünya
siyasetini de yönetmektedir. Günümüzde Petrol bu bölgededir. Sadece
Petrol mü? Hayır Uranyum, Neptünyum, Bor bu bölgededir. Ayrıca
güneş; Avrupa'nın güneşlenme süresi bu bölgeye olarak oldukça
düşüktür ve ileriki alternatif enerji kaynağı Güneştir. En
önemlisini sona bırakıyoruz; su. Türkiye üzerindeki birçok su
kaynağı Avrupalı kuruluşlar tarafından direk veya ortaklıklar ya da
yan kuruluşlarınca şişelenmektedir. Avrupa da kaliteli su yoktur ve
küresel ısınma dolayısıyla önümüzde su problemi dağ gibi
büyümektedir. Bu su kaynakları üzerinde hakimiyeti sağlamak Petrol
üzerinde hakimiyeti sağlamak kadar önemli saklanan bir gerçektir.
Avrupa birliği çalışmalarında Türkiye'nin yeri yoktur. Çünkü
Avrupa Türkiye'den kendisi için eksik olan genç kas gücünü önceki
yıllarda işçi talebiyle aldı şimdi ise ihtiyacı olan sadece beyin
gücümüzdür. Türkiye'de yapılan çeşitli girişimleri sayesinde yetişen
genç beyinleri Türkiye'de barındırma ve bağlama olanaklarımız
elimizden alınma çabasındadır bunun sonucunda bağlayamadığımız bu
güç Avrupa'ya yönelecek ve Avrupa ihtiyacı olanı alacaktır.
Türkleri bulunduğu coğrafyada sıkışmış olarak görmektedirler
Türklerin, Türk Dünyası, Türk Birliği kurma çabası içine sokulması
ise bu çevrelerde uyuyan bir devin uyanması olarak görülmekte ve bu
düşünce dünya siyasetinde hep yalnız bırakılması için bu oluşuma alt
yapı oluşturacak her şey bertaraf edilmektedir. İleri görüşlü
Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN ölmeden önce bunu işaret etmesinden sonra
bunu Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin ülkü olarak benimsemesinden
korkulmuştur.
Hun imparatorluğundan Türkiye Cumhuriyetine kadar
uzun tarih sürecinde Türk milleti devletsiz kalmamıştı.
Cumhuriyetten
sonra, Devletimizin millî politikaları, milletimizin millî ülküleri
yeniden belirlenmiştir.
Atatürk’ün Onuncu Yıl Nutku millî ülkü ve emellerimizin ebedî
belgeleridir. Türk tarihinde benzerine ancak Bilge Kağan
kitabelerinde yani Orhun abidelerinde rastlanır. Atatürk’ün en büyük
emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti devletini korumak, yükseltmek her
Türk vatandaşının birinci vazifesidir. Millî ülküler, dönemin, çağın
ve zamanın şartlarına göre teşekkül eder.
Atatürk’ün “Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medenî kaynaklarına
sahip kılacağız. Millî kültürümüzü çağdaş medeniyetin üstüne
çıkaracağız” sözünü bütün Türk öğretmenleri çocuklarına her gün bir
ninni gibi söylemelidir. Bu söz ruhların derinliklerine öylesine
sinmeli ki her Türk ferdi, bunu ölümsüzlüğün bir tılsımı gibi
benimsemeli ve kuşaktan kuşağa aktarılmalıdır. Çağımızda
devletimizin “ebed-müddet”liğinin sırrı bu sözdedir.
21. Yüzyıla girerken, Atatürk’ün ifadesiyle, “Türklük yüksek
medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.” Bu sözün bir
benzerini yüzyıllar öncesinden Bilge Kağan; “Ey Türk Oğuz Beyleri!
Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe, bil ki Türk milleti,
Türk yurdu, Türk devleti, Türk töresi bozulmaz.” sözleriyle ifade
etmiştir.
19 Mayıs 1919 yani Atatürk’ün Samsun’a çıkışının ardından içinde
yaşadığımız 2008 yılında 89. yılı tamamlamış Kurtuluş Savaşı
mücadelemiz hala sürmektedir. 100. yılına girmek üzere olduğumuz bu
şafak vaktinde Türklük dünyasına baktığımız zaman, ay yıldızlı
bayrağımızın yanında bağımsızlıklarını elde eden diğer Türk
devletlerinin bayrakları da dalgalanmaktadır.
Bütün engellemelere rağmen
21. yüzyıl Türk asrı olabilir. Tıpkı geçmiş birçok asırda olduğu
gibi geleceğe ışık tutup medeniyetleri peşimizden sürükleyebilme
gücümüz her zaman vardır.
“Ne mutlu Türküm diyene!”